Posterous theme by Cory Watilo

Boğaza, Müstakbel Genç Türk Yazarına ve Her Şeyin Düzenine Dairdir*

Kimi yazarların yazarken kapıldıkları her şeyi bir düzene koyma hırsına okurken kapılmanın sonuçları hakikaten çok yorucu oluyor. Her metnin daha başından itibaren bütününün ima edeceği bir anlam etrafında yol aldığına ya da alması gerektiğine içten içe inanmamdan ötürü okuma deneyimimi bu beklenti çerçevesinde şekillendiriyorum. Masumiyet müzesini okumaya başladığımda kelimelerin anlatının yönelmesini beklediğim o üst duyguya, Pamuk’un deyişiyle romanın merkezine yönelmekte biraz isteksiz olduklarını hissettiğimde, bunun nedenleri hakkında düşünmek istedim. Sevdiğim Orhan Pamuk kitapları kelimelerin neredeyse efsunlu bir rüya aleminde aşinası olduğumuz şeylere yeni yorumlar katmak üzere coşkuyla bir araya geldiği metinler olduğundan, kelimelerin hissettirdiği bu isteksizlik merakımı uyandırdı.

Okumaya devam ettim. Sırtüstü Yüzmek adlı bölüme geldiğimde nihayet beklediğim anlamda bir ahenk hissi, mevzu boğaz olduğundan olsa gerek kendini belli etti.

Sırtüstü Yüzmek adlı kısımda Kemal’in sevmediği ve sevmediğini itiraf edemediği nişanlısı Sibel’le, Sibel’in boğazdaki yalısına yerleşmesi ve bir kaç aylık süreyi orada geçirirken sık sık boğazda yüzmesi anlatılır. Bu kısımda Kemal’in Füsun’dan ayrı olmaktan kaynaklanan aşk acısı artık bir tür yaraya, karnındaki sürgit bir ağırlık hissine dönüşmüştür. Kemal, yarasını yani hayatının en önemli olayını mevcudiyetine katmış, yarasını kucaklamış birisi olarak sosyal işlevini kaybetmiş ve zamansal uzamsal kısıtların ötesinde düşünceden, bir bakıma acıdan ibaret bir varlık haline gelmiştir. Deleuze’un yara dediği şey kişinin “apriori” bir imkanlar aleminden kendine has, kendine ayrılmış olana meylederek onu mevcudiyetine katmasıdır. Onunla var olmasıdır. Bir tür kader seviciliği olarak anlaşılabilecek olan bu yorum aslında dünyevi bir fiziksel olmama halinin, seküler bir aşkınlık tahayyülünün ifadesidir. Buna göre modern adam hayatının kontrolünü eline aldığında düşünce artık aşkın olana değil dünyevi olana aittir. Bu durum bir mekanla ve zamanla kısıtlı olmayan düşünsel düzlemdeki bir gerçekliğe denk düşer. Sırtüstü yüzen bir adamın ayaklarının bir yerde olmayışı yani uzamsallıktan sıyrılması ve yarasını unutması yani zamansallıktan sıyrılması, düşünsel düzlemde huzura kavuşması olarak pekala yorumlanabilir ve Kemal’in sırtüstü yüzme seanslarının rahatlatıcı işlevinin açıklaması olarak kabul edilebilir.  

Bu tarz bir okumaya imkan veren bu kısım, yorumumun üstün körü olarak nitelenme ihtimaline binaen beni daha ihtiraslı bir amacın takibine yönlendirdi. Kelimelerle ilgili ilk sezgimi doğrulamak için önce romanı bitirmeli sonra ufak bir araştırma yapmalıydım. Romanı bitirip ufak araştırmamı yapınca şimdi size söyleyeceğim sezginin doğruluğuna ilişkin inancım arttı. Masumiyet müzesi bir kitap olarak, bir İstanbul yazarının yazdığı bir kitap olarak yazarın yazdığı diğer romanlara nazaran boğaza oldukça fazla yer veriyordu. Ve belki, eğer romanın bir merkezi varsa bunun boğazla bir ilişkisi olmalıydı.

Bunu doğrulamanın bir yolunu ararken aklıma şu başta bahsini geçirdiğim bütüne katılmakta isteksiz davranan kelimeler geldi. Acaba boğaz kelimesi kitapta kaç kez geçiyordu. Ufak bir internet araştırmasının ardından orjinaline sahip olduğum için gönül rahatlığıyla elektronik formatını korsan bir siteden indirdiğim kitapta kelimeyi arattığımda 120 sayısına ulaştım. Masumiyet müzesinde boğaz kelimesi tam 120 kez geçiyordu. Bu rakamın Masumiyet müzesinde boğazın göreceli olarak daha ağırlıklı bir yer tuttuğunu ifade eder hale gelmesi için yazarın diğer kitaplarında da benzer bir arama yapmalı ve ilgili rakamlara ulaşmalıydım. Diğer kitapların da elektronik kopyalarını buldum. Boğaz Kara Kitapta 37 kez geçiyordu. Kara Kitap’ın İstanbul’la ilişkisi düşünüldüğünde 37 rakamının göreceli düşüklüğü heyecanımı biraz artırdı. Sanırım doğru iz üzerindeydim. Kelime Beyaz Kale’de ise 6 defa geçiyordu. Romanın hacim olarak masumiyet müzesinin dörtte birinden biraz az olduğu düşünüldüğünde veriyi normalize ederek 28 gibi bir rakama ulaşabilirdik. Bu da masumiyet müzesindeki rakamın yaklaşık 5’de biriydi. Sonra sırasıyla Yeni Hayat, Benim Adım Kırmızı ve Cevdet Bey ve Oğullarında da aynı aramayı yaptım. Rakamlar yine beklediğim gibi oldukça düşük çıkmıştı: Sırasıyla YH’da 3 kez, BAK’da 11 kez, ve CBVO’da 8 kez geçiyordu Boğaz. Bir yandan sevinmeye bir yandan da bunun ne anlama gelebileceği üzerine çekingen küçük düşünce denemeleri gerçekleştirmeye başladım.

     Yukarıda bahsettiğim Kemal’in yüzme seansları dışında, boğaz kelimelerinin büyük kısmı, boğaza yapılan ritüelleşmiş aile gezilerinden, rakı balık ve sohbet için toplanmış arkadaş gruplarından, Kemal ve Füsun’un yüzmeye gidişlerinden, bazen sadece rahatlatıcı bir arkaplan görüntüsü olarak boğazın öylece duruşundan bahsederken kullanılmakta ve boğazın taşıdığı başka bir anlamı gizliden gizliye işaret etmekteydi. Bu neşenin, hüznün, melankolinin, acının ve eğlencenin karmaşık bir şekilde birbirine girdiği sahnelerin her birisi, içerdiği öznelerin çokluğu ve dünyaya bakışların farklılığıyla, sosyalliğin doğası gereği sorunlu çatılışına işaret ederken boğaza farklı bir rol verir gibi gözükmekteydi.   

 Nasıl ki kendimizle biraz uğraştığımızda, içimizde bütünlüklü bir şey bulunduğuna dair inancımız sarsılır ve biz bize içkin olan o birçok farklı öznelik haliyle karşılaştığımızda kendimiz hakkında bile böylesine cahil olmanın verdiği ürkekliği belki de asla tav olamayacağımız bir fikir ya da duruşa iyice sarılarak savuşturursak, öyle de boğaz; içinde binlerce öznelik hali bulunan toplumsallık denen durumun şiddetini azaltan bir bütünlük, bir birlik sanrısı yaratır. Boğazın etrafında olma haliyle, içinde bulunduğumuz sosyalliğin yarattığı yarıklar ve uyumsuzluklar bir bir kapatılır. Boğaz insan olma halimizin bakarak farkettiğimiz gizli bir uzantısı olarak, bizi bir insan kozmosunun rayında yolunda bir gezegeni yapar. Boğazın rehabilite ediciliği buradadır. Hayat karşısında asla takınamadığımız pasif rol boğaz karşısında yapabileceğimiz tek şey olduğundan bize suçluluk yerine huzur verir. Acımız, sızımız, kırgınlığımız ve hatta neşemiz ne kadar farklı olsa da boğaza yakın olma pozisyonu bizi tekleştirir. Bütün sancımızın kaynağı olan farklılık, teklik ve bencillik sublime olur. Yerini kolektif bir hazzın tekil taşıyıcılığına bırakır.

Masumiyet Müzesinde Kemal mutluluğu Füsun’un yanında olmak olarak tarif eder. Bu denli odaklanmış ve keskin bir tanım hikayenin içinde bir anlık olarak inandırıcı olsa da çoğumuzda bu hissin sürdürülebilirliğine ilişkin bir şüpheye neden olur. İyimser ve naif buluruz Kemal’i.  Kemal için mutluluk tüm eşya’nın, jenny colon çantanın, Füsun’un içtiği sigaraların izmaritlerinin, açık hava sinemasında içilen meltem gazozu şişesinin ve Füsun’un küpesinin tek bir andaki işlevleriyle dondurulması başka anlamlara ve hislere bulaşmadan sonsuza kadar öylece kalmasıdır. Şeylerin ve anların mutlak sükûnudur Kemal’in aradığı. Bir tecrübeyi bütünüyle bir zaviyeden koruma altına almak.  Belki de hepimizde içten içe çok kuvvetli bir dürtü olarak hep var olan o “boşa yaşamadım ben” duygusuna cevaben geliştirir bunları sergileme isteğini. Bunu yapmak için konuşmanın en başında bahsettiğim her şeyi bir düzene koyma cehdine kapılmış görürüz Kemal’i. Artık zaman dizgisellikten kurtulmuş başka bir düzlemdeki sükunete her şeyin  yerli yerinde, bir arada ve acelesiz durduğu o huzurlu aleme dönüşmüştür; Müzeye.

Peki boğaz bu bağlamda ne ifade eder? Boğazın sularının çekildiği zamanlara erişemesek bile, Kara Kitap sayesinde bir kültürel tarih müzesi olarak boğazın sular altındaki zemininin ima ettiği anı(t)sal zenginliğin tasavvurumuzun orta yerine görkemli bir müze kurması imkanına kavuştuk. Peki boğaz bütün bu mirası nasıl biriktiriyor? Acaba her düzeyden İstanbullunun halen daha bulduğu her fırsatta ne kadar uzak olursa olsun boğaza akın etmesi, kimi rüzgarlı bir üsküdar ikindisinde kırlangıçlar sığırcıklar martılar ve ahenkli ezanlar eşliğinde yeni valide caminin dibindeki rind-meşreb çaycıda çay içerken, kimi salacakta kız kulesinden biraz sonra yolun kenarına parkettiği panel van minibüsünde yanık bir bozlak çalıp belediyenin diktiği bir akasyanın altında sakin sakin rakısını yuvarlarken, kimi nakkaştepede birinci köprüyü ve boğazın karadenize doğru kıvrılışını gören evinin havuzunda kız arkadaşıyla güneşlenirken, kimi biraz aşağıda fethi paşa korusundaki belediye tesislerinde bir ahbabının önerisiyle evlenmek niyetiyle oldukça iyimser bir kızla ilk yüzyüze görüşmesini yaparken, kimi yer yokluğundan kuzguncukdaki hayal cafe’nin en sakin köşesinde sevgilisiyle gizli gizli öpüşüp ara sıra da ayıp olmasın diye içecek bir şey söylerken, kimi rizeli bir kaptanın derya 3 adlı oldukça kötü tasarlanmış teknesinde, sesi hoparlörden oldukça yankılı çıkan tarih mezunu olan ama öğretmenlik ataması yapılmamış rehberin yalılardan ve sahiplerinden bahsederken yaşadığı gururlanmaya anlam vermeye çalışırken, kimi haliç’de oltasını bir istinad’a sabitledikten sonra kasketini kafasına iyice geçirip rejisör koltuklarına benzeyen modüler iskemlesinde uyuklarken, kimi bebek kahvesinde calculus sınavına çalışırken, kimi rumeli hisarında kötünün iyisi bir kahvaltı menüsünü manzarası yeter diyerek sorgusuz sualsiz sipariş ederken, boğazın tüm bunlara tanık olması, boğaza değen tüm bu hikayelere ve belki burada sayamadığım daha yüzlercesine sadece boğaz kavramı üzerinde birazcık düşünerek ulaşabiliyor oluşumuz boğazı tüm İstanbul’a belki de Türkiye’ye bir yerinden değen büyük bir mikrotarih müzesine dönüştürmez mi? Her şeyin dolaylı da olsa kaydının tutulduğu,  şeylerin mutlak düzenine çıkarsamayla ulaşma imkanını içinde barındıran bir yer yapmaz mı?  Zamanın akışını, şeyleri anlık değerlerine sabitleyerek durdurmaya, ilanihaye sürecek bir hikayeye dönüştürmeye çalışan bir adamın, Kemal’in öyküsünde boğaza bu denli sıkça dönülmesinin amacı bu olamaz mı?  Boğaza derin derin bakan mutlu mutsuz bunca insanın boğazın derinlerinde bir şey aramaktan çok oraya bir kayıt düştüklerini, “boşuna yaşamıyorum ben” serzenişlerinin zayıf gerekçelerini bir bakış yapıp boğaza attıklarını düşünmek fazla mı şairane olur?  

Her şeyi bir düzene koyma hırsımı birazcık da olsa azme dönüştürdüm sanırım. Bu imkansız çabayı mümkün mertebe kabul edilebilir ve şirin kılıp, elimden geldiğince ilk kısımla da ilişkilendirerek daha genel bir tahlil yapmaya çalışayım. Orhan Pamuk öncelikle bir İstanbul yazarı olarak, artık neredeyse her zaman İstanbul’la birlikte anılıyor. Bunca zamandır gözümüzün önünde, derinlerindeki unutulmuş ve örtülmüş hikayeleriyle sessizce keşfedilmeyi bekleyen bu şehri edebiyatının merkezine böylesine cömertçe yerleştirmiş olması sanırım hakkındaki eleştirilerin bir çoğunda kolayca farkedilen gizli hayıflanmanın aşikar müsebbibi. Sanki hepimize ait olan hikayeleri sahipleniyormuş ve başka da bir şey yapmıyormuş gibi algılanması var bu hayıflanmanın arkasında. İstanbul’un Kara Kitap’daki rolü neredeyse birincil. Hızlı şehirleşmenin ve epistemedeki kopuşun ontolojik düzlemde yarattığı kırıkların dalga dalga tabana yayılarak manalandırdığı ele gelmez bir şehir olarak İstanbul, Kara Kitab’ı mümkün kılan birincil faktör. Diğer faktörler doğu batı ikileminin o zengin arka planında birer sorun değil aksine verimli düşünme imkanları, fikir uçları olarak öne çıkmakta. Beyaz Kale, Benim Adım kırmızı ve Cevdet Bey ve Oğulları ise makro okumaların gölgesinde gözardı edilmiş mikro tarihin detay denebilecek hususiliklerine odaklanan bir yandan da makro tarihe ilişkin bilinen bir takım tezlerin eleştirilerine temas ederek de olsa yer veren kitaplar. Bunları akademik disiplinin kavramsallaştırmalarıyla değerlendirmek çok yeni bir şey değil. Sıkça yapılmıştır. Ben daha ikincil bir durumu, genç bir Türk okuru olarak, kendimden hareketle Türkiye’de mürekkep yalamış ve hasbelkader edebiyatla ve kendilik sorunuyla iyi kötü yüzleşmiş bir kitle adına, biraz da hadsizlik yaparak bir muhasebe yapmaya çalışacağım.

Öncelikle bir itirafta bulunmam lazım. 30 yaşını çok az geçmiş genç bir Türk okuru ve yazmayı sürekli erteleyen genç bir Türk yazarı olarak 20’li yaşlarımın çoğu kendim gibi, yani edebiyatı maneviyatının önemli bir kısmı haline getirmiş olan saf ve düşünceli kişilerle Orhan Pamuk’a da sık sık temas eden sohbetler yaparak geçti. Bu saf ve düşünceli kişilerin saflıkları bu ülkede edebiyata manevi bir alaka besleyip bunu bir tür hırsa dönüştürebilmelerinde, düşünceli halleri ise yer yer karşı karşıya kaldıkları ülke gerçeklerinin onlarda yarattığı ümitsizlikle alakalıdır. Schiller’in o meşhur formülasyonuna ya da yazarın kitabına gönderme yaptığım sanılmasın. Bütün bu sohbetlerden edindiğim his şu: Orhan Pamuk genç Türk yazarı için Jale Parla’nın metaforuyla bir tür baba figürü haline gelmekte, konuları ele alış ve yorumlayışa ilişkin bir çıpa işlevi görerek yazma süreçlerine ciddi düzeyde interfere/müdahele etmekte. Bunu söylerken Orhan Pamuk’un kendinden bahsetmekteki rahatlığının bize öğrettiği şeyleri vurgulamazsam haksızlık etmiş olurum. Pamuk her şeyden önce bize kendi hikayemize, kendi yaşamımıza ve gerçekliğimize alıcı gözle bakmamızı ve onun içinden neler süzebileceğimizi düşünmemizi ilham etti. Tanpınar’ın kendisine taşraya gidip köy romanları yazacağını söyleyen yazar adayına “bize bilmediğin köyleri ve insanları değil kendini, kendi acılarını, sancılarını, neşelerini anlat” demesi gibi, doğrudan olmasa da dolaylı olarak koca bir jenerasyona bu mesajı verdi.  

Genç Türk yazarının Orhan Pamuk’un haberi bile olmadan Pamuk’la içine girdiği diyalektik çatışmanın nedeni ise, Pamuk’un artık çok bilinen bir yazar olarak yazının konusu olabilecek bir çok yerel unsurun duygu dünyasını genel okuyucunun zihninde belli bazı renklerle boyamış olması ve müstakbel genç yazarın hareket alanını yine bu şikayetçi genç yazara göre daraltmış olmasıdır. Pamuk’un Kar’la oldukça romantik 80 sonrası islamcılığının, Beyaz Kale’yle doğu batı arasındaki epistemolojik ve ontolojik yarığın niteliğine ve bunun bireysel inşaya, kendilik sorunsalına etkisine yoğunlaşan bir tür bilim sosyolojisinin, Kara Kitap’la kendini başkalaşmak suretiyle yazıya hazırlayan bir adamın ve bunlar gibi bir çok başka toplumsal sinir ucunun açık yaranın romanını yazmış olmasından ötürü, genç yazar bu ve bunlara benzer konularla ilişki kurarken bir tereddüt yaşamakta, yazarın başarısının ve ününün altında ezilmektedir. Bu durum belki bütün üretken ve bir dönemin paradigmasını belirleyen yazarlar için böyledir fakat yazı geleneği bizimki gibi olan daha doğrusu yazı geleneği pek olmayan ülkelerde daha sorunlu bir duruma yol açıyor gibi. Tabii bu konuyu bu şekliyle derinleştirmiş olmam sanırım bu her şeyi düzene koyma düşüncesinin artık iyiden iyiye beni esir almasıyla alakalı. Halbuki aslında şu anda kitapları basılmayan ve belki de yazar bile sayılamayacak bir kitle bu bahsettiğim. Henüz yazıya dökülmemiş bir potansiyelin uğradığı haksızlıktan bahsetmek hakikaten Schiller’in bile şaşıracağı türden bir naiflik. Son tahlilde yazı vardır.

Tekrar romanın merkezi bahsine dönersek bence romanın merkezi, “boşuna yaşamadım ben” duygusudur. Bütün o anların belgelenmesinin altında, en sapkın eğilimlilerden en tutucu olanlarına tüm insanların, şahsi hikayelerine içten içe büyük bir imanla inanması yatar. Ciddi bir şekilde başkası olmak ister miydin diye sorduğumuzda bunun kendinden, kendi bilincinden vazgeçerek bir başka bilince, nasıl olduğunu bilmediği bir başka oluşa geçiş olduğunu anlayan hemen hemen hiç kimsenin başkası olmak istemediğini söylemesi bundandır. Bu nedenle araştırmalarımın sonucunda rahatlıkla söyleyebilirim ki Masumiyet Müzesinde boğaz bunca sıklıkla geçmesine rağmen romanın o muğlak merkezine doğrudan eklemlenmemiştir. Orhan Pamuk bu sefer o kadar da kapsayıcı davranmamış, boğazı genel çerçevesinde çok fazla müdahale etmeden anlatarak belki de onun o bütünleyici işlevine halel getirmemek istemiştir. Tam da bunu bir fırsata çevirebilir konu sıkıntısı çeken Genç Türk yazarı. Boğaz boyundaki o bir çok kuytuya saklanmış ilginç onlarca detayın izini doğru sürerse, daha dokunulmamış, değilmemiş, adımlanmamış, bakılmamış bir çok hikayenin hazır olarak beklediğini görecek, belki de Nişantaşı olmasa bile Üsküdar rıhtımında denk geleceği mavi bir magirüs minibüsün rehberliğinde Ümraniye’de, Haydarpaşa'dan bineceği bir banliyö treninin zor bela durduğu bir istasyonda mesela Küçükyalı’da, sarayburnundan yaya olarak bineceği bir arabalı vapurdan haremde inerek otogara geçip tabalesına bakmadan atlayacağı bir otobüsün son durağında, kimbilir belki Van’da, Beylerbeyi'nden bir koşu çıktığı metrobüs durağından oldukça zorlukla bineceği bir metrobüsün çabucak ulaşacağı beylikdüzünde, belki nefesi yeterse Sultanbeyli’de, Tuzla'da, Sarıyer'in kavağa yakın taraflarında, Tarlabaşı'nda, Kurtuluş'da, Bağcılar'da, Fatih’de ve hatta belki Poyrazköy’de, artık boğazın bittiği yerlerde onlarca hikayeye, bir sükun arayışındaki eşyaya ve çizgisellikten sıkılmış anlara rastlayacak, umulur ki bunları hızlı hızlı kaydetmekten başka da bir şey düşünmeyecektir.  

Sanırım bu noktada, iştahlı bir her şeyi düzene koyma faaliyetinin ancak bazı şeyleri düzene koyabilmekle sonuçlanabileceğini ve değebildiğimizden çok daha fazlasının hep arkada kalacağını söylemeliyiz. Kalanlardan bazılarınınsa orada, bakıp da sadece bir kısmını seçebildiğimiz manzaranın parçaları arasında, başkaları tarafından farkedilmeyi ve farkedildiklerinde her şeyin düzenine bir katkı olur ümidiyle büyük bir gayret ve fedakarlık eşliğinde derleneceğini söylemek iyimserlik değil, olsa olsa gerçekçilik olarak yorumlanabilir. Şüphenin rehberliğinde, müphemiyetten güç alan, bilinmeyene iman ederek yapılan ve tek kişilik bir yolculuk bu bahsettiğim. Sonuçta her şeyi bir düzene koyma hırsı biraz da her şeyin ne kadar düzen yoksunu olduğunu farketmenin bir sonucudur ve derin bir huzursuzluğa işaret eder.

Nitekim ben de, her akıllı adam gibi, biraz uğraştıktan sonra her şeyi mutlak bir düzene koyma çabamdan vazgeçtim. Ariflerin hikmet-i hüda, sosyologların sosyal anomali, yazarların karakterin biricikliği, filozofların olayın tekilliği, Walter Benjamin’in fragmanlar demesi gibi ben de bütün genellikleri küçük istisnalara, uyuşmazlıklara ve anlaşılmazlıklara böldüm ve bıraktım.

Şüpheye iman değil belki ama, itimad ediyorum. Orhan Pamuk’a şüpheye, müphemiyete ve yazıya bu denli hürmet gösterdiği, saklamaya ve yalana meraklı insanların hatırlarını yazının taleplerinin önüne koymadığı ve bilhassa Kara Kitap’ı yazdığı için, sizlere ise bu yazıyı sabırla okuduğunuz için  teşekkür ederim.

*Mimar Sinan Üniversitesinde Düzenlenen Masumiyet Müzesi Sempozyumunda Sunduğum Bildiri.

Yoksunuz

Beklerken o has zeminini o zor yolun
Körün adımı çok uzun olur geceye basar
Zıtlıkları kardeş görüyor aç gönlüm zayıf aklım
Hür göğsümün ardında mahkum bir vicdan; saklım,
Ah berrak kelimeler içinizden akıyor aklettiğim
Düşüncenin ağı çok geniş dokunmuş
Ya da bir çocuk var aklımda
Düşündüğü de çocuk ele gelmiyor

Her esas talidir, her tali teali
Düşünce sadece düşünce ortaya çıkar
Olmak zorunda değil her mütealin meali
Bazen anlamanın yükü gelir anlağı yıkar

Bilgiçliğimi hoşgörün kendimi bilmediğimden sizi bilmezliğim
Ya da ben hoşgöremiyorsam büyüklük edin hoşgörünün
Beni birine benzetmeyin
Beni var ya beni birine benzetmeyin
Kendinizden bahsederken ben dersiniz
Ha ben ha ben derim ben de size
Ha sen ha sen derim ya da
Ben var ya ben
Beni var ya beni
Siz var ya siz
Siz yok musunuz siz
Yoksunuz
Birine benzetmeyin

Rüyet

Hüsran

Heveslerin leşleri birikmiş
Sadece akbabalar geçim derdi çekmiyor
Leyla kayıp
Kaybolduğu yer çöl değil
Sadece Mecnunlar yanlış seçim yapmıyor
Yağmurlar hep verimli toprakları götürmez
Verimli toprak adından muzdarip
Bazı analar var çocuklarını cami kapısına
Bazı topraklar var ağaçlarını sele bırakır
Ağaç kendinin olan ağaçtır

Heves
Hasreti duyamayana avuntu
Ümit köpeğe ne çok yakışır
Beklemek ölünün nişanı
Çayın, şekerin ve ocağın rabbi
Tüm müşahedatın seni îma ettiğine iman ederim
Ama şah damarı çok uzak
Demlendik içen yok
Bayatlarız dökerler

Ümit
Şevkin uzvu el
İmanın uzvu yok iman sığıntı
İman kalbe kiracı oldumu,
Her bahar aşk dönecek de beni kovacak diye tir tir titrer,
İman sadece mümininden korkar, 
Âdi'nin fevki de âdi
Âdi'nin her ciheti âdidir
Şiir âdiyattan, selam âdiyattan
Dabhâ, fecir, günah ve mağfiret âdiyattan
Dert yok derman yok, olan yok olduran yok
Rüyet var, rüyete müştak vehim var

Şairin tek bildiği, 
Şiirin ne zaman başlayıp niçin hiç bitmediğidir

Aşk iyidir, duyumunu artırır insanın

Sevgilim,

Yatıyorum, kalkıyorum, kendime başka başka gündemler icat ediyorum ama olmuyor. Sanırım bu oyalanmaların hepsi bir başka oyalanmanın gecikmesinden kaynaklı. 

Oyalanma hafif bir laf. Geçiştirmeyi ima ediyor ama, bir şeye çok önem verdiğini hakkıyla ifadenin dilde bir imkanı yok ki. Hepsi yalan. 

Seninle ölene kadar oyalanabilirdim. 
Bu yeterli olmaz mıydı? 

Aptal bir melankoliye gark oldum. Kendimi Werther'le, Vadideki Zambak'ın Felix'iyle, Kızıl ve Siyah'ın Julian Sorel'iyle bir tutuyor, sonra tamamen bir vehim olan bu benzerlik hissinden ürküp rölativizmin güvenli kollarına bırakıveriyorum. Artık katıksız sevmek mümkün değil diyorlar. Sence de öyle mi?

İletişim eksikliği çok verimli yanlış anlamalar da üretir, bilenler bilirler. Eğer uzun süre konuşmazsak, seni zihnimde ürettiğim daha kapağı açılmamış boyalarla kimsenin bilmediği renklere boyayacağım. Korkum bu çizdiğim resmin altında kalman. Ne zalim bir tehdit bu değil mi?

Hayal gücümün o kadar güçlü olduğunu sanmıyorum. 

Bütün bunlar bir yana, ben sanırım bütün o dışa dönüklüğüm ve ben sayınca kibir gibi gözükecek ve fakat başkalarının da havaya girerim korkusuyla bana asla söylemediği bir takım özelliklerime rağmen, aslında her yalnız kaldığımda çok zayıflaşıyor, içimde hep var olan tenakuzun bana düşman tarafına hemen teslim oluyor, dünyadaki tüm kötü düşünceleri bir paratonerle odamın camından içeri çektiğimden dolayı olsa gerek, kalan her yer ve herkesin çok mutlu huzurlu olduğunu düşünüyorum. 
Cehalet değil de duyumsamamak, hissetmemek, sezmemek mutluluğun kaynağı galiba.

Sevgilim,
Dünya'dan tek seni alıp yanıma, bu kirden pastan sıyrılmak istiyorum. Sence bu bir yanılgı mı? Mümkün olmayan savaşlarda mı alıyorum bu onulmaz yaraları. Beni bana inandır ki sana inanabileyim. Şunu anlaman lazım, ikna olduğum şey "çok"u talep edenlerin çokluğundan ve hoyratlığından korkmuş bir adamın mecburen razı olduğu bir zâhid yaşamı değil, ikna olduğum şey kurtuluşum. Ben de bunun seni yıpratmasından korkuyorum. Korkmalı mıyım?

Şeyh San'an gibiyim ama boşluğa vermişim dinimi. Bir de mantıksız konuşuyorsun lafı çok talihsiz bir laf. Mantık zaten konuşma edimini içerliyor. Bazen bana öyle diyorlar ya ben de içerliyorum. Hem konuşma edimini, hem başka birkaç şeyi.   

Sevgilim, 
Kimselere tahammülüm yok. Senden başka. 

p.s: Post-modern klasisizm diyorlarmış buna. Bence ayıp ediyorlar. 

Misket

Bu işi nefsimi karıştırmadan halletmeliyim
Nefsimi cezayire sürdüm gitmiyor
Seni kendime istesem çok olur
Üstün kalsın böyle giyinik duralım
Bir çocuk vardı, misket oynardık, hep üterdim
Ben nefsime laf geçiremiyorum, çok acaip,
Bilmezsin geçtin mi bastığın yer tütüyor
Bir çocuk vardı büyümüş artık ütemiyorum
Misket olsan alır çantama koyarım
Akşam evde döner döner sayarım
Bir bir bir bir bir bir bir bir bir bir bir
Sen beni çok kırıyorsun haberin yok
Nefsimin bir adı da izzet, kalender çocuk
Ne yapsan ağrına gidiyor, lafımı dinlemez
Ben o çocuğu yine üterim ya, ona da yazık
Ama işte burdayım ben bana da yazık
Bilmiyorum belki biraz sana da yazık

Hareket eden her şeyi sen sanıyorum
Misketim yok ben hala varsayıyorum

Girişimcinin Bir Yaratıcı Olarak Portresi

Evrende yalnız iki şey vardır: Adam ve gün. Diğer her şey adamın o günde yaptıklarından ibarettir. 

Tanrı'nın çalıştığı altı günü değil de dinlendiği yedinci günü merak ediyor herkes. Ben dahil. Altı gün ne yaptığını az çok biliyoruz çünkü. Bunu yaptı işte, Dünya'yı. Hem de kuantum fiziği falan kullanarak. Ve biz tam da bu nedenle, o çalışmadığı tek günü -dinlenmiş diyor incil ama Tanrı bu yahu dinlenmiş olamaz- dolayısıyla sıkıldığı tek günü merak ediyoruz. 

Girişimci asalakların giriştikleri tek şeyin bitmek bilmez insan iştahının uçsuz bucaksız zaafiyetleri, doğal kaynaklar, ahmaktan alıp zengine verme oyununa yeni bir boyut açma çabası falan olduğunu bilmediklerini düşünmüyoruz. 

Peki bir Dünya yaratmak girişimcilik midir? Girişimci asalak bütün kelimelerin hakikatini sündürdüğü o yavan sunuma bir slayt daha eklemeli mi acaba? "The Biggest Entrepreneur: God". Aptalca spekülasyonlar yapmaya bayılıyorum. 

Girişimci asalaklar, kendisini becerirken aldığı keyifte yitmiş bir baboon'u andırıyor. Lobiciliğin, selam efendimlerin, günaydın canımların, you are the best sweetheartların, yazınızı gördüm çok güzel çok heyecanlandım gibi lafların içinde eriye eriye sadece bu etkileşimden ibaret hale gelmiş bir ilüzyon yığını. 

Dedikodu, kendi gününü gün edemeyenin başkasının gününü gün edişine ya da berbat edişine duyduğu haset yada acımanın ritüelleşmiş pratiğidir. Girişimciyle derdimiz böyle bir ihtiyaçtan mı neşet ediyor? 

Girişimci bir pazar oyununu ruhunun işletim sistemi haline getirmiş bir zarar kımılı, bir faydasız. Hele de burada, bu ülkede bu kat be kat böyle. Otel lobilerinde bir kaç bedava içki içerek, sunumlarının köşesine bir kaç felsefi epigraf yetiştirerek yuvarlanıp gidiyor girişimci.  

Benim derdim ne? Girişme iştiyakı duymayanların derdi yani. Bu ahmak kariyerizmle ve içi boş lobicilikle, tek gücü genç çocukların hamlık ve olmamışlıkları olan bu pazar oyununu asli unsur zanneden girişimci kafayla derdimiz ne? 

Bunu size söyleyemem fakat sadece şunu söyleyebilirim girişimcilere bir öneri olarak: Like-mind toplantılarını koyun ağıllarında yapın. Dünyanın beyinleri birbirine en yakın fertlerden oluşan topluluğu koyunlardır çünkü. 

biat

Konjonktürel sıkışıklıkları tüm zamanlara şamil bir keyfiyet zannediyoruz.
Anlık mutlulukları da tükenmez.

Sende gördüğüm bir şey var ve onu görmekle yetinmezsem yok edeceğim.

İnsan, dokunarak görür, görerek sezer. İnsanın dokunma güdüsü bütün
bilimi ortaya çıkaran şey.

Dokunma sezgileri test etme çabasıdır.

Aşk bir his tutarlılığıdır. Ruhun dalgalanmayı bırakıp, bir "yüz"den
her seferinde aynı manidar iç kıpırtısını süzmesidir. Bu dinginlik
sürekli yaşadığımız fırtına karşısında bize çok güven verdiği için, bu
dinginliğin kendisini bir fırtına zannederiz.

Travma olağan ve kanıksanmış tecrübelerimizle taban tabana zıt durumlarda
ortaya çıkar.

Aşk, varoluşsal rahatsızlığımıza bir sükunet vaadidir.

Aşkı rutinlerine, huzurlarına bir tehdit görenler, aslında bu velveleye
kendilerini kaptırmış yongalardır. Islandıklarından yanmazlar.

Felsefe yapmak, kavram üretmek, fikir konsolidasyonunda bulunmak bir
beyinin fiziksel kısıtlarıyla alakalı meselelerdir.

Tüm sinirlerin hep birlikte iyi çalışmış bir koroya döndüğü hâle aşk diyoruz. Başka hiç bir durum bizde böylesine bir tümlük hissi yaratmaz. 

Aşk faşisttir. Tam biat ister.

Olduğun yerler

Yerleri ikiye ayırıyorum
olduğun yerler
olmadığın yerler
olduğun yerleri de ikiye ayırıyorum
olduğum yerler olmadığım yerler
hem sen hem ben oradaysak
bir adı var onun da
olduğumuz yerler
olduğumuz yerleri de ikiye ayırmak lazım
adet oldu hem maksat hasıl olmadı daha
oldukları yerler olmadıkları yerler
bu son geldıgımız yer var ya
işte adı da bellı
olmadıkları yerler
orada kalalım

Bulmayacaksın

Yerden kurtulamayacaksın
Yürümen biteviye bir uçma çabası
Kanadın yok, tamam!
Denizde uç o halde

Özgürlük
Biraz da ayaklardan vazgeçtiğinde
İki kulaç atıp biraz tuzlu su yutarken
Kanatlarını sudan rüzgarlara salıp
Şeffaf mavilerin mavi olmadığını gördüğünde
Özgürlüktür

Deniz kızı değilsin, olmayacaksın
Bil,
Çiçek solduğunda çiçek
İnsan öldüğünde insan
Deniz boğduğunda deniz

Yürümen boş, söylemen boş, durman boş,
Ne yol bitecek, ne söz tükenecek, ne yel kavranacak*
Denizde bilindik bir sokak hiç olmayacak
Eksilmeden dolmayacak, kaybolmadan bulmayacaksın

Susalım

Şavk, kavis, duru, rüya, yaz, uzak, sabah, sırt, siyah, ayak,
Ay, kara, gölge, çarşaf, tesbih, yazık, siftah, diz, siyah, ayak,

Yer, kıyam, talih, tarih, somya, azık, miftah, boyun, siyah, ayak,
Gerdan, saç, el, talip, ayak,ayak, ayak, ayak.

Kavî olmak lazım yük ağır,
Çok azını anlıyorum düşündüklerinin,
Üşenmeyelim belki biraz taşınır,
Hep bir azını yaptım üşendiklerimin

Susalım, sesler çoğaldıkça zaten duyulmaz oluyor
Susalım, pesler doğal, alçaldıkça her zafer soluyor

Susalım, hadesten ve necasetten vareste periler dolanmakta
Susalım bedenler bedenlere nefesler nefeslere ulanmakta,

Susalım muhakkak diller de yorulur
Susalım çünkü aşk dillerde yoğrulur

Susalım sessizlik taşısın arzunun harflerini
Susalım ihtimaller tanısın sükuttan yerlerini

Susalım hayretimiz günden güne artmakta
Susalım kırmızı kan gülden güle akmakta

Susalım susmayınca şüphe tek ses oluyor
Susalım kanaatler hakikati kolluyor

Susalım hiddetinden sözlerimin incinir
Susalım yürüyüşün, gözlerin ve sözlerin

Pazar Sıkıntısı

Annemin nerede olduğunu bilmediğim ilk anneler günü.

Toprak hava ve suyu tüm atomlara değişmem. Ateş lazım değil. 

Parçalanmak iyi değil bütün kalalım.

Senden haber bekliyorum, beklememem lazım. 

Şiir çok okuyunca zehirliyor. 

Kürtaja karşı değilim. 

Sigaramı yakıcam ama ateşi almadım yüce gönüllülük edip. Pardon ateşinizi alabi....

Hepimiz biraz hayvanız bir yerde. 

Hemen hemen her şeye boş verip bir işe kendini veren adamlardan çok nefret ediyorum. 

Nefret etmek yoktur. Yerine "haz etmeyiz" biz. 

Hava ne kadar güzel olursa olsun çirkin kalan insanlar var. 

Tereddütlerini harlamak istiyorum. 

Tanımadığım insanlarla tanımladığım insanların kesişiminden dostlar biçiyorum kendime. 

Huzurunu çok kıskanıyorum. 

Zekamı seni mutsuz etmeye adayabilirim. 

Bazen ham bir aptal gibi davranıyorum.

Burada oturup kadınlar gibi ağlayacağına çık dışarıda bir kuytu bul erkekler gibi ağla. 

Bugün bir takım kararlar aldım. 

Dün ve önceki gün gözümün önüne gelince bugün gözümün önünden gidiyor. Aslında efektif olarak hayatta bir kaç gün yaşıyoruz. Gerisi o bir kaç günün hayaletlerinin musallat olduğu, geçmişte uyanmış geleceğe dayalı korkuların gölgesinde silik kopyalar gibi falan bir şey. 

Bu şiir değildir. 

Neyin şiir neyin değil olduğunu söyleyenler kendinize bir yüklem bulup bu cümleyi tamamlayın.

Bazı göndermeler aşırı yüklemelerle dolu.  

İki kişilik günler var hayatta, o da sanırım ömürde bir, belki iki, şanslıysan üç, ermişsen çok kez oluyor. 

Anlamadığın bir şeyi beğenmekten daha özgürleştirici bir şey yok. 

İki kişilik gün, iki kişinin her şeyi beraber duyumsadığı consecutive 10 saatlik bir süreçtir. Cognitive intercourse gibi bir şey. Zor. Deneyelim mi? 

Tek eşlilikle vahdet-i vücutçuluk aynı şey. 

Bunu biraz bekletsem şiir olacak. 

Kürtaja karşı değilim. 

Annemin nerede olduğunu bilmediğim ilk anneler günü. 

 


Sudan Kelimeler

Kelimeler aradım

Kimsenin yaşamadığı bir yaz gününün tek şahidinin aklına gelecek kelimeler

Bulamadım ya, ne gam!

Onun da aklına gelmemiş zaten 

Kendisi söyledi

Aklına o yaz gününün ardından şu kelimeler gelmiş demek oluyor bu:

"Aklıma bir şey gelmedi"

 

Nefesini havlamak için kullanan köpekler

ve uzun uzun öten bir hüthüt kuşu

Sese küsenler ve sesin küstükleri

Zihninde sönük ışıklar altında bir kurtuluş fikrini seyahat ettirenler

Bir hücreden diğerine

Sonra o karanlıkta kaybedenler

Işıkları daha da açmak için kanmamanız 

Rahat uyumak için kanmanız gerek

 

Ben size içtenlikle rahat uykuları

Sabun kokulu çarşafları ve kadın uyluklarından büyütülmüş güvenli mağaraları

Sadece cepten ibaret pantolonları

Bir kör dizgiye tabi betonarme cümleleri 

Unutturan çocuk yüzlerini

Sevmenizi ve ötesini önemsememenizi salık veriyorum

Çünkü ötesini söylemeyeceğim*

 

Tanrının

Suyu oksijen, hidrojen ve şeffaf maddeden var eden tanrının

Susadığınızı aniden hatırlatacak kelimeleri var eden tanrının 

Bu suyu doyunca içip kanacağınızı bilmediğini zannetmeyin

O biliyor ve ben görüyorum

 

Ben size içtenlikle kanmayı vaaz ediyorum

Cübbemin içinde bir bardak, bir de sürahi taşıyorum

Size sizi kandıracak sudan kelimeler topluyorum

Size sizi kandıracak sudan kelimeler topluyorum

Size sizi kandıracak sudan kelimeler topluyorum

 

 

Rövaşata

Yâsîn, vel gur’ânil hakîm.

Cuma gecesi mübarek gece. Perşembe akşamı bitip de Cuma’ya girilince artık o ilahî iklimin sularındasınız demektir. Annemin söyledikleri bunlar tabi. Melekler inermiş bu gecede fevc fevc yeryüzüne. Alemlerin yaratıcısını tesbih eden, hayırlı bir iş yapan, fakir doyuran, zevcesine yahut zevcine türlü oyunlar yapıp çeşitli masum hazlar yaşatan, Kuran özellikle de Yasin suresini okuyan bir kul arar, böyle birisini bulduklarında ise yanlarındaki dolmaz deftere bitmez kalemleri ile bunları bir bir not ederlermiş. Son kullandığım "miş" eki bu olayları bir kez olsun görmediğim için kullandığım bir ektir. Sakın ola ki bu anlatılanları küçümsediğim zehâbına kapılmayasınız. Çünkü ben, belki de annemden daha çok inanırım bunlara. Her neyse. Sanki yıllarca uyumuş ve annemin sesiyle uyanmıştım. Her Cuma gecesi okur annem. Sesi; yasin okurken anlamadığım bir hüzne bulanır, açıklayamadığım bir anlam kazanır, bir çok kimsenin kıstaslarına göre alelade bir ev hanımı olarak nitelendirilebilecek bu eşsiz kadını benim için alemin çok uzağında belki de ötesindeki bir mükemmeliyet iklimine ait bize yabancı namelerden oluşan bir muziğin en nadide solisti haline getirir. Beyaz tülbendi, başının etrafında bir çayırı donatan beyaz papatyalar gibi öyle kıvrımlarla dolanır ki, belki de onu hep tülbendi ile gördüğüm için bana onun bir uzvu, parçasıymış gibi gelir. Evet o gün, sanki yıllarca uyuduktan sonra annemin billur, içli ve yarım tecvidli kuran okuma sesiyle uyanmıştım. Bu uyanıştan sonra yaptığım tek şey ise uyuduğum günü hatırlamaya çalışmaktı. Aslında uyuduğum gün, belki de hayatımın unutamayacağım tek günüydü. Dolayısıyla hatırlaması zor olmadı.

 Tenzîlel’azizirrahîm.

Uyanışımdan yaklaşık üç ay kadar önceydi, sabah hazırlanmış okula gitmek üzereydim. Annem, beni kapının önünde durdurup; Bilal sakın ola üstünü başını kirletme, hele bu yeni ayakkabılarla top oynarsan, babana söylerim haberin olsun demişti. Her ay bir ayakkabıyı paralayan ben, babamın henüz aldığı bu yeni ayakkabıları dikkatli giymeliydim aksi takdirde nush ile uslanmadığımdan ve hali hazırda birkaç kez tekdir de edildiğimden hakkım olan köteği yiyecektim. Bu uyarı doğrusu beklediğim bir şeydi de o gün daha bir kararlıydı annemin sesi. Genelde beni hep böyle hafif hafif tehdit eder sonra kıyamaz hiçbir şey yapmazdı, babama da söylemezdi.  

Annem bildim bileli babama karşı kabahatlerimi örtmüştür. Buna rağmen belki de sadece annemi mutlu etmek amacı ile içten içe, en iyisi bu gün gerçekten top oynamayayım demiştim. Okula vardığımda sınıflara alınmamıza daha kırk beş dakika vardı ve sabahçılar henüz çıkmamışlardı. Okul bahçesinin sol tarafındaki ağaçlık alana gittim ve ağaçların altındaki banklardan birisine oturdum. Siz bilmezsiniz burada hep Şule’yi beklerim ben. 4-C deki Şule’yi. Eylem diye bir arkadaşı var, onunla hep bu ağaçların dolaylarında gezerler. Pembe bir hırkası vardır Şule’nin önlüğünün üstüne giydiği, omuzlarından düşürür hırkasını, kollarının arasında elleri arkasında bağlanmış, kelepçe gibi, dolaşır gün boyu. Saçları çene hizasında biter, küt kesim, Sezen Aksu'nun saçı gibi. Şule bana her şeyin cevabıymış gibi gelir. Sanki bu dünyaya bir eksikle gelmişim de Şule onu tamamlayacakmış gibi. Önceki hafta Merih’le Şule’yi takip etmiştik çıkışta. Evini öğrenmek için. Ne yapacaksam evini. Merih değişik çocuktur. Hiç sınıftaki diğer çocuklara benzemez. Gazetede resmi çıkmıştı. Jimnastikçi bu Merih, madalya mı kazanmıştı ne. İsmi de garipti bence. Ama öğretmen çok beğenirdi ismini.

 Ve külle şey’in ehsaynêhu fî imâmimmubîn.

Bir yetişkinin çocukluğunu anlatması problemli bir şeydir. Çünkü arada gördükleriniz geçirdikleriniz sizi başkalaştırmış ve yaşadıklarınızı deformasyona hatta bir tür yeniden yapıma tabi tutmuştur. Hatırlama kendi başına bir yeniden yaratma sürecidir. Şimdi ben de oturarak yıllar önce yaşadığım, hayatımın en unutulmaz günlerinden birisini yazmaya çalıştığımda hatırladığım ve hatırlayamadığım detaylar karşısında şaşırıp kaldım. Hakikaten her hatırladığım detay bir diğerini tutup zihnimin merkezine kurduğum o karmaşık yazı masasının üstüne bırakıyor ve bazı önemli detayları çıkaramayınca da hafızam rastgele bir şey bulup, genel duruma uyup uymamasına bakmadan hikayenin bir yerine yamamaya çalışıyordu. Uyandığım gün annem yasin okuyordu, yanı başımda. Ara sıra birkaç kelime seçiyordum okuduklarından. Sonra uyuduğum günü hatırlamaya çalışıyordum.

 İnnî izellefî dalelimmübîn.

Ben hala ağaçlıklardaydım. Şule gelmek bilmiyordu. Artık neredeyse ders başlayacaktı. Beş dakika vardı yoktu. Arada bir dayıma yalvar yakar aldırdığım dijital saatime bakıyordum. Çin malıydı. Çin malı o zamanlar kalitesiz kelimesini anlam bulutuna şimdiki kat'îlikle katmamıştı. Değil mi ki Bruce Lee Çinliydi. Bir sürü düğme vardı üzerinde saatin. Melodi falan çalıyordu. Sekiz tane mi ne. Alarmını ayarlıyordum çalıyordu. İlk alındığında ne çok şaşırmıştım, televizyonda pazar konseri diye bir program vardı, orada kelli felli bir sürü adam toplanmışlar ellerinde kocaman enstrümanlar, bir şeyler çalıyorlardı. Ne çaldılar asla tahmin edemezsiniz. Benim saatimin en az sevdiğim melodisini. Sunucu çıktı bitince, ay ışığı bilmem nesini dinlediniz dedi. Vay be demiştim kendi kendime. Saate bak, o kadar adamla aynı işi yapıyor. Bana pek bir manasız gelmişti adamların gayreti. Neyse. Sonra sınıfa gittim. Tahtanın sağ köşesine dersi, konuyu, sol köşesine konuşanları yazdım. Boyum yetmiyordu, sandalyeye basarak yazıyordum. Volkan Polat, Yavuz Sontaş bir de Merih Ulusoy. Öğretmen döver şimdi bunları diye düşündüm bir an. Dövsün bana ne dedim sonra. Onlar da konuşmasınlar diye de ekledim o içimdeki cılız itirazın zayıf sesine cevaben. Sustu. O sessizlikte ben düşünmeye devam ettim. Yok ama dövmezdi. Her gün mahsustan Merih’i de yazıyorum konuşanlar listesine öğretmen bir kerecik dövsün diye, Merih listedeyse nedense her seferinde affediyordu hepsini. Merih arkadaşım filan ama bir kez dayak yesin istiyordum. Dört yıldır aynı sınıftaydık. Cahide öğretmenin sınıfında. Cahide öğretmen çok severdi beni. En çalışkanı bendim okulun. Onun sınıfında olduğum için gurur duyardı benimle. Bir gün yanında Esin öğretmen vardı, Cahide öğretmen beni uzaktan görüp Esin öğretmene bir şeyler fısıldadıktan sonra yanlarına çağırdı. Gittim. Esin öğretmen elini başıma koyup büyüyünce ne olacaksın diye sordu. "Hafız olucam" dedim utanarak. Güldü. Yazık dedi Cahide öğretmene dönerek, sonra bana acıyarak baktı. Bir çok manidar bakışı tanımazdım, manidar bakışların tanındığı yaşlara daha gelmemiştim ama acıyan bakışı erken öğrenmiştim nedense, hemen tanıdım. Niye acıdı, niye öyle baktı, hem niye güldü anlamadım. Annem çok isterdi hafız olmamı. Bu kadın beni annemden çok mu severdi. Bu sefer manen değil maddeten utandım. Cahide öğretmene baktım. O gülümsedi bana, hafifçe başımı okşadı. Bilal sen sınıfına git dedi. Çok şey değişir insan büyürken. Anlamasam da baktım Cahide öğretmenimin yüzüne anlamlı anlamlı. Sonra içimden gizlice sarılıp öptüm onu, koştum sınıfıma. 4-F' deyim ben. Kare şeklinde bir koridora bakan dört sınıfın tuvalete en yakın olan ve camından ahıra benzeyen evler dışında hiçbir şeyin görülmediği sınıf bizimkisi. 4-C ise tam çaprazımızda. Şule’nin sınıfı. Sınıfa giderken Şule’yi gördüm. Hep sınıf kapısının önünde bekler sonra öğretmeni görünce koşarak içeri girerdi. Beni gördü koşarak içeri girdi. Çalışkanım diye mi acaba beni görünce sınıfa giriyor diye düşündüm. Öğretmene mi benziyorum diye sordum kendi kendime. En iyisi biraz tembelleşmek diye de ekledim. 

 Vel’gamera gaddernêhu menêzile hattê â’dakel’urcûnil’gadim.

Annem okuyordu ama ilk defa böyle okuduğunu duyuyordum. Sesi kimi yerde kayboluyor, tiz bir iniltiye karışmış ince bir ağlamaya dönüyor, bazen bir duygu patlamasına eşlik eden coşkulu, yürekten bir haykırış halini alıyordu. Bazen de sesi tamamen kayboluyor ve başımda elini hissediyordum. Böyle anlarda okumasına ara verdiğini anlıyordum. Ben ise bu esnada eksik parçaları tamamlamaya ve o günü bütün teferruatıyla hatırlamaya çalışıyordum. Sınıfa girmiştim. Cahide hoca geldi ve bir toplantı sebebi ile sınıfta olmayacağını ve yine bizim ilk öğretim okulunun orta kısmında okuyan kızı Lütfiye’nin bizimle ilgileneceğini söyledi. Tabi ben de sınıf başkanı olarak Lütfiye’nin baş yardımcısı olacaktım. Lütfiye geldiğinde bizim sınıfta bir tekerleme tekrarlanır giderdi; “Lütfen, lütfiyeyle evlen”. Bütün çocuklar tek bir ağızdan bu komik olmaktan çok sinir bozucu şeyi tekrarlar durur ve anlamsız bir aşırılıkta eğlenirlerdi. Eğlence aynı anda eğlenen kişi sayısıyla orantılı olarak banalleşir. Bu tespitin anlamına sanırım o gün ulaşmış sadece kelimeye dökememiştim. Bugüne nasipmiş.

Ve yegulûne metê hêzel va’du in kuntum Sadıgîn.

Lütfiye bizi ancak dört ders içerde tutabildi. Beşinci ders hepimiz dışarıdaydık. Anneme verdiğim sözü tutmaya karar verdiğim böyle bir günde talihsizliğe bakın ki öğretmenimizin bir işi çıkmıştı ve biz son iki dersi bahçede geçirecektik. Muhakkak top oynayacaktım. Karşı koymam mümkün değildi. Talihin böylesi, 4-C' nin dersi bedenmiş. Sınıf maçı, sınıf maçı diye tutturdu bizimkiler. Bir ayakkabılarıma bakıyordum, bir bizim çocuklara. Bu tereddütlerin içerisinde kıvranırken Şule'nin sahanın yanındaki banka oturduğunu gördüm. Maçı izleyecekti. Bir anda kendimi sahada buldum. Şule’nin baktığı şey olmak bahtiyarlığı benim için yeterliydi. Bu noktada değil ayakkabı, ayağıma bir şey olsa pek önemli değildi. Şule evrende ne düşündüğüyle ilgilendiğim tek kişiydi ve izlediği bir maçın oyuncusu olmak, düşüncelerine sızmak için bulunmaz bir fırsattı. Şule'nin zihnindeki gündeme bir yerinden ilişme fikri; babamdan korkum, annemin akşam kirli üst başımı gördüğünde duyacağı o ince kırgınlık, ayakkabımın eskimesi gibi konuları öyle küçük önemsiz detaylar haline getirmişti ki, onu gördüğüm anda içinde tereddüte yer olmayan bir aksiyon evrenine sıçramam bununla alakalıydı sanırım. Maç başladı, beş dakika ya olmuştu ya olmamıştı. Henüz doğru düzgün topa dokunamamıştım bile. Göz ucuya Şule'ye bakıyor, bir yandan benimle ilgilendiğine kâni olmaya çalışıyor bir yandan da uygun bir pozisyona girmek için oyunu takip ediyordum. Kalenin tam önündeki su birikintisi o yöne gitmemi engelliyor ve maç başladıktan sonra yeniden su yüzüne çıkan üstümü kirletirim korkusuyla beni kaleden uzak tutuyordu. Top Merih’teydi. Sağ taraftan bir orta yaptı. Top havada öyle bir süzülüyordu ki, tam rövaşatalık top dedikleri cinsten. Okul bahçesindeki futbol maçları genelde boğuşma şeklinde geçerdi. Kimsenin mevki bilinci yoktu ve güzel pas çok nadir görülen bir tür keramet gibiydi. Bu yapılan orta biraz da bundan çok değerliydi. Talihsizlik top tam kale önündeki su birikintisinin üstüne doğru geliyordu. O sırada gözüme tekrar Şule'ye takıldı. Elinde beyaz bir kağıt vardı, sıkıştırmış tutuyordu. Ah mektup. Sanırım en önemli şey en son geldi aklıma. Şule’ye sabah verdiğim mektup. Bu kağıt işte o. Fakat artık o mektuptan bahsetmek için çok geç. Rövaşata atmam lazım. Olanca gücümle ayaklarımı havaya doğru fırlatıyorum. Diğer uzuvlarım hiç önemli değil. Tek amacım ayaklarımın o topa değmesi. Gol olması. Su birikintisinin üzerine düşüyorum. Çamurlu su kızıla boyanıyor. Kafama atılan dikiş sayısı çift haneli sayılara ulaşmış. Ben o esnada uyumuşum. Üç ay boyunca. Şule mektubuma cevap yazdı mı, rövaşatam gol oldu mu, babam yeni ayakkabılarımla top oynadığımı öğrendi mi, annem bana çok kırıldı mı bilmiyorum. Tek bildiğim uyuduğum. Uyandığımda temmuz ayıydı. Bir Cuma gecesi. Annem yasin okuyordu, bütün şehir dinliyordu. Ben annemin beyaz tülbendinin üzerinde evrenin bütün sırlarının, gizemlerinin bir bir çözüldüğünü görüyor ve uyuma ile uyanıklığın birbirine karıştığı bu merhalede hayatın ne olduğunu bu denli erken çözmüş olmanın verdiği huzur ile anneme dünyanın en samimi, en içten gülümsemesi ile bakıyordum.

 

 

 

 

Anlatamayacağım ya, olsun!

Kimse kimseyi anlamıyor ya özünde.

Başkalarına atfettiğimiz her türlü olumsuz özellik, o olumsuzluğun varlığını aklettiğimiz anda bize de mal oluyor ya

Ne yazsak eksik, ne söylesek kusurlu, ne düşünsek hudutlu ya

Dar alanda kıvrak çalımlar, defansın arkasına atılan uzun toplar, hep hakemin denetiminde bir kaç estetik hareketten ibaret olarak kalmak zorunda ya

Her iç oyundan son düdükle bir dış oyuna çıktığımızdan ve dışına çıkamadığımız bir üst oyun hep öylece orada kaldığından ya biraz da

Edilgeni olduğumuz bu en dış oyuna müşterek bir tutsaklığın mecbur ettiği göz oymalarından ibaret ya bütün bu hengame

En azından şimdilik öyle gözüküyor ya

Her iç oyunun ayrı bir güzellemesi, ayrı bir taşlaması, ayrı bir manifestosu var ya  

Sopsuzun iddiası karşısında söz söylemeye ar etmeliyiz ya.

Uzatmamak lazım aslında bunu böyle, sanat yapıyor zannederler.

 

 

Ateist Tahammülsüzlüğüne Dairdir

Agnostik kumarbaz geni olmayan adamdır.
İki seçenek yakın düzeyde olasılıklı yada olasılıksız gözüktüğünde lakaytlığı varoluşsal pozisyona çeviren adama agnostik denir. Aslında bir bilinemezci değil inanılamazcıdır agnostik. Çünkü inanmamak da bir tür inanma olduğundan, otantik bir imansızlığın imkansızlığı agnostiği var eder. Aslında agnostik pasif bir geri duruşun değil aktif bir ileri gitmeyişin failidir. Diğerlerinin, yani Allah'ın var olduğuna inananlarla, var olmadığına inananların -şüpheyle ilişkisi bütün bütün kopmuş olanlardır kasıt- huysuzluğunun tümü bu lakaytlığı kabullenememelerinden gelir.  

Bütün hayatını daha baştan çerçevesi çizilmiş bir bütüne inanarak ya da inanmayarak, hakikatle hiç bir ilişki kurma çabasına girmeden bir yazı turaya bağlamış adam, büyük kumarbazdır. Hayatı boyunca yaptığı her şeyse zarı denk gelsin diye bağlandığı totemler. Agnostik'e bundan kızarlar.
Agnostiklik bu ülkede bu nedenle karaktersizlik sayılır.
Agnostik özünde mütevazidir, bir mahviyet duygusu geliştirmiştir. Evren karşısındaki küçüklük ve aczinin kısmen de olsa farkına varmış ve bu küçüklüğü varoluşun o ezici ağırlığından kurtulmanın bir vasıtası yapmıştır. Ben bilmem demeyi öğretmiştir kendine. Eğer bir yol, bir yolculuk varsa, tevarüs edilen inanç ve kültürün dışına inkar yoluyla değil ilhamen/sezgiyle çıkabilmiş, her şeyden sıyrılmış ve şüpheyle yoğrulmuş bir agnostik bu yolculuğun başıdır.  

Bu noktada (körü körüne) inanan ve (körü körüne) inanmayanların ya da inkar edenlerin oluşturduğu ve ikisine de kategorik olarak dahil olmaktan her aklı selim sahibinin imtina edeceği bu iki sürünün birbiriyle ilişkisi önem kazanır. Evrensel bir tespit imkansız. Ülkemiz için ilk söylenmesi gereken şey körü körüne inanmayan/inkar eden sürünün kültür endüstrisinin aparatlarına hakimiyet açısından daha avantajlı olduğu ve bu nedenle propogandasını daha etkili bir şekilde yapabildiğidir.

Bu ülkenin inananlarına ilişkinse çok konuşulmuştur, çoğunlukla inanmayanlari tarafından.  
Yıllar yılı; hacı ev sahibi, kasaba yobazı, dar alnından daha dar bir vicdanın ve boğucu bir karanlığın temsilcisi cami imamı şeklinde tasvir edilen dindar müslüman; kamusal alanın ekonomik ve siyasal güç ilişkilerinin sürdürülmesinin tahkim ve tanzim edildiği standart belirleyici bir aygıt olarak kullanıldığı ülkemizde, medya başta olmak üzere okuldan tiyatroya, devlet dairesinden sinema salonlarına, her alanda bu cenahın konsensüsüyle ve çoğunlukla gıyabında defaatle aşağılanmış, tahkir ve iftiraya uğramıştır. 

Bu ülkenin Allah'a inanmayanı Allah'a inananından üstün olduğuna adım adım inandırılmıştır. İnançla ilişkisinin çerçevesini fikir özgürlüğü değil kibir özgürlüğü çizer. En önemli emaresi olarak, karşısındakini rahatça aşağılamak ister.   

Bilimsel bilgisi olmasa da, sırf Allah'a inanmaması onu modern yapmaya, bilimsel yapmaya, üstün ve ayrıcalıklı yapmaya yetmiş ve varlığını bilmediği mahallelerde, görmediği köylerde yaşayan o "inanan ve cahil" kitlenin karanlık heyulası sayesinde anlamlandırmış ve batı/zaman dışılığının kendisinde yarattığı kompleksi böyle aşmaya çabalamıştır Türk ateisti.   

İşte Baruter'in karikatürünü beş para etmez bir çöp parçası haline getiren de bu arka plandır.

Bu, dergilerinde bir parça tat için kilolarca keçi boynuzu kemirten, gündelik hayatın kılcallarına temas ediyormuş gibi gözüküp belirli bir kaç tema etrafında aslında pesimist ve kof bir bohem rüyanın illüzyonunu sunan arkadaşların yaptığı majestelerinin mizahının temel sorunudur ve bu tespit sadece dinlilik/dinsizlik konusuna değil bir çok diğer memleketimize özel dikotomiye de açıklayıcı bir bakış olarak teşmil edilebilir.

Bir kompleksin ve algı biçiminin yeni nesilde "generate" edilmesinden mesuldürler bu arkadaşlar. İşin kötüsü bunu aşkla, şevkle ve iştiyakla yapmaktadırlar. Kendi kendilerine üstlenmişlerdir bu görevi.

Okan Bayülgen'i de bu gruptandır diğer bir çoğu da. Zeki ve belki daha vicdanlı olanlar bu sarmaldan sıyrılır. Büyürler. Çünkü o bağlamda kalem oynatmanın nasıl yapısal sorunlar içerdiğini anlar, yapacaksa bile çok ince görür, zekice görürler. Hak vermek zorunda kalır gören, tarafından bağımsız olarak.

Şimdi bu başlığı dindar tahammülsüzlüğüne çevirebilir benzer şeyleri onlara da atfedebiliriz. Eşit derecede kolaydır. Belki haklıdır da. Ben vicdanen bu tarafını ele almanın daha elzem olduğunu düşünüyorum.

Şöyle bağlamak uygun düşer. Batı ateizminin son dönem evanjelizmle ve genel süreçte kiliseyle girdiği diyalektik süreç ile bizim durumumuz farklıdır. Bizim ateistlerimiz şimdiye kadar gösterdikleri yaklaşımlarıyla aslında pek haz etmedikleri Harun Yahya'nın bir tür anti-simetriğidir. Tahammülsüzlükleri yetersizliklerinden gelir.
İçlerindeki huzursuzluğu bir şeyle cebelleşerek unutmak isterler. Kaşımaları bundandır.
Aynı, softanın çarşının günah sevap kaydını tutması gibi. Benzer ruh halleri, tek bir davranış kalıbı.  

Ve karikatürcülerin kulaklarına bir küpe: "Mizahı en hızlı ortaya çıkaran şey ciddi olma çabası ise en hızlı öldüren şey de komik olma çabasıdır".
Komik olmayın. Çünkü mizah ciddi bir iştir.

Az Gidilen Yola Dairdir

 

Two roads diverged in a wood, and I --
I took the one less traveled by,
And that has made all the difference.

                                            Robert Frost

İki yol var ve az gidilenin eskisi gibi sürprizli bir tarafı kalmadı.

7 milyar insanız ve çok azımız bile o az gidilen yolu seçsek, ciddi bir kalabalık oluşturmaya yetiyor. Kriz biraz bundan. Alaka kurduğumuz her şey, baktığımız her yön, eğildiğimiz her konu hali hazırda adımlanmış. O, ilk kar yağdığında yaşadığımız, bozulmamış beyaz düzlüklere ayak basma zevki hemen hemen yok oldu. Her yer insan. Hava bile, bu binlerce kaynağı farklı ama özü aynı iddianın, sesin, duyulma çabasının taşıyıcısı olmaktan yoruldu, kirlendi.  

Az gidilen yol artık bir mit. Dağ keçileri gibi en zor yolları bile adımlaya adımlaya kelleştirdik. 

Buna rağmen öncekilerle uzlaşamıyoruz. Çünkü öyle karmaşık, baş döndürücü bir hercümercin muhatabıyız ki, "tutarlılık" sözlükten çıkarılsa yeridir. Yeni bir şey yapamıyoruz. Eskilerin bileğimize taktığı paslı bir kelepçe bütün medeniyet. Kıpırdayamıyoruz. Kaçış bundan. Tüm endüstrilerin eğlence endüstrisine duhül etmesi bundan.
İncelmiş tüm zevkler mühürlü. Bize açık olan sadece "Pastiche".
Sanırım artık iki yol yok. Az gidileni seçmek gibi bir lüks de yok. Tek yol var. Ne yapacaksak o yolda yapacağız. Her şeyin hem mübah hem günah olduğu bir çağda, tek bir yolda, kaderimizi başkalarının kaderinden ayırmadan, kendimize torpil geçmeden, her şeye burun kıvırmadan, hem herkesin içinde hem gayrında, hem her şeye bulaşmış ve hem de her şeyden müstağni bir yolcu olmaya çalışacağız. 

Farkın kaynağı yol değil, biz olacağız. O az gidilen yoldaki adamların bahtiyarlığını unutmadan, o hayale özlem duyarak. 

Yaranma Çabasına Dairdir

Yaranma; aynadaki sûretimizi ilk gördüğümüz gün icat ettiğimiz bir düşüklük biçimi. Kendimizle aramızda ayna marifetiyle oluşan o ilk mesafenin yarattığı bir içgüdü.
 
O ilk an "öteki"yle de ilk karşılaşmamız. Tanıyana kadar insana kendisi de ötekidir.
 
Aynaya ilk bakış bir bakıma "nefs"imizi de ilk görüşümüzdür. Çünkü "nefs" beş duyunun beslediği ve insanın kendisini ilk görüşüyle bilince gelen bir insan husûsiyeti. Nefsin ilk icraatı insana "yaranmayı" öğretmesi. İlk söylediğimiz kelimenin "anne" bilemedin "baba" olması, sadece bu iki kelimenin söyleniş kolaylığıyla açıklanabilecek bir keyfiyet midir? Popo da çok kolay söyleniyor. Hem "p" en kolay söylenen dudak harfi.
 
Sıkıntı, yaranma güdüsünü ehlîleştiremeyince başlıyor. İlerleyen yaşlarda. O dürtü yaptığı işlere sirayet ettikçe, içindeki yaranma duygusundan başka her şey pörsümeye, her hassasiyeti solmaya başlıyor çocuğun.
 
Politikacı olunca varlığının tek sebebi liderine yaranmak oluyor. Liderse halkına yaranmak oluyor. Durmaksızın hakikatin muğayırına, doğrunun hilafına, güzelin aleyhine, bir şeylere yaranmaya çalışıyor. Dürttükçe içindeki necis dürtü, bir şirinlik yapıp zevâhiri kurtarmaya sahici olanı kurban etmeye başlıyor.
 
Roman yazarken ona romanı yazdıran üçüncü göz, bu ehlileştiremediği hoyrat yaranma dürtüsü oluyor. Üç kişiyle beş kişiyle yetinemiyor. Bir süre sonra herkese yaranmak istiyor. Şiir yazarak bir kadına, ağaç dikerek Allah'a yaranmaya çalışıyor.
 
En sakili, sahneden beni siz yarattınız diye ünlüyor ünlendikçe, bırakın bir şey yaratmayı daha yaratılmış hiç bir şeyin hiç bir vechinin künhüne varamamış onlarcasına.
 
Yaratmak Allahın, yaranmak kulun işi oluyor böylece. Yaratmak Allah'ın işidir ondan şüphe ettiğimden değil de. Kulun işi yaranmak değil, o meselem. İşte bu son cümle bile, belki de bir anlamı feda etmek pahasına bir kaç kişiyi olsun kaybetme korkusundan, onlara da yaranmak için buraya koyuluyor.
 
En çok uyum sağlayanın değil en çok yarananın hayatta kaldığı bir yaşam bu. İlkine de razı değilim o ayrı ama ikincisine doğru dolu dizgin, soluksuzca, bir sonsuz at coşkusuyla, çatlarcasına duruyor çocuklar.
 
Son tahlilde zaten düşük olan bir ruh eşitliğe razı olur. Yaranmak bu eşitliğe ulaşmanın çabasıdır. 

Zalimliğe, Kurtçuklara ve Annemin Ölümüne Dairdir

İnsan insanın kurdudur. Bize böyle öğrettiler. Kurt dedikleri bozkurt değil elma kurdu, bildiğimiz kurtçuk ya da solucan. Ben, insanın insana yurt olduğu bir dünya hayaliyle büyüdüm. Mutsuzluğum ondan.
 
Annem öldü. Herkes bana anlamsızca iyi davranıyor. Ne yaşadığımı bilmeden uzaktan uzağa atıp tutan, hal hatır sorarken bile basmakalıp cümlelerinin arkasında bir takım peşin hükümlerin taksitli ahkamlarını hazır bekleten  olmasa da olur insanlar, bir süreliğine bütün bunları bir kenara bıraktılar. İyi olmaya karar verdiler. İnsan olmaya.
 
Hayatın, kaynağı hayata atfedilen hayat düşmanı bütün zorunlu katılıkları benim için bir bir yumuşatıldı. Annem ölmüştü ve herkes elbirliğiyle bana bunu unutturmak ve unuttuğum anda yine zalim, duyarsız, kıyıcı, normal hallerine dönmek için sabırsızlanıyor gibiydi.
 
Belki de yine ben hüsnü kuruntu ediyordum. Ediyorum. Gerçekte kimse kimsenin umrunda değil. Herkes sadece kendini umursuyor. Bence. 
 
Yine de bu geçici iyiliğinizin beni nasıl yaraladığını bilseniz hiç buna tevessül eder miydiniz?
 
Annem bir hafta önce kimine göre haberlice kimine göre apar topar bu dünyadan göç ettiğinden beri hiçbir şey hissedemiyorum. Zalimlik annesi ölen çocukların icat ettiği bir şey olsa gerek. Zalim, acıyla doğal ilişkisi bozulmuş kişidir. Acıyla doğal ilişkim bozuldu. 
 
Aklıma tumturaklı küfürler geliyor, edecek kimse yok. Küfür etmek için bile bir insan gerekiyor, öyle bir hayat arkadaşım bu. Kurtçuklara mecbursun. O seni çürütürken sen de ona küfür edersin.
 
Şükür tavsiye edenler oluyor; "Allahım sana şükürler olsun annem öldü" diyorum. Şükür teşekkür de demektir; "Allahım sana binlerle teşekkür annemin canını aldın" diyorum. Yüzler ekşiyor. Öyle de düşünmüyorum aslında biliyorlar, acıma verip yine o konjonktürel iyilikleriyle hoş görüyorlar. İsyan etmiyorum yanlış anlaşılmasın. Fikir cimnastiği bir nevi. Ömür Allah'la kul arasında iki kişilik bir hukuk. Ötesi hep hadsizlik.
 
Teolojinin konuları geniş; varlığın evveli, ahiri, Allahın sıfatları, evrenin inciği boncuğu hep tartışılmış. Annesi ölen çocukların Allah'la hukuku hiç tartışılmamış. Annesi ölen çocuk Allah'a inansa bile artık güvenebilir mi hiç kimse düşünmemiş. İsyan etmiyorum deyip bunları söylemek insanlığımın en güzel göstergesi. İnsan zıtlıkları içinde barındırabildiğinden insandır. İnsanın bütün numarası, ateşle suyu koyun koyuna uyutmasıdır içindeki gayyâda.   
 
Hem neler neler oluyor hayatta, kendini bu kadar önemsemek de neyin nesi. O bildik hastalık işte; başına geleni dünyanın en önemli hadisesi zannetmek. Herkesin durup seninle ilgilenmesini beklemek. Üzüntü verici bir naiflik.
 
Velhasılı kelam; insan insanın olmasa bile anne insanın yurdudur bence.
 
Musil'in de dediği gibi "Herkesin, yaptığı işlerde masum olduğu ikinci bir vatanı vardır".
Bu nedenle bir hafta önce kaybettiğim şey koşulsuz bir masumiyetin tüm imkânıdır. Bu neyin tantanası deyip beni daha fazla üzmeyin.
 
 

TT Arena'nın Tribünlerindeki Romalılara Dairdir

Siz bir grup tuzu kuru şımarıksınız. Bazılarınızın tuzu sonradan kurudu diye biliyorum, o ayrı. Bazıları babadan dededen.
Biletlerin tuzu kuruların sahibi olduğu/çalıştığı şirketlere, PR bilmem nelerine davetiye formunda dağıtılmasının nedeni dün anlaşıldı. Amaç yıllar yılı sırtında yaşadıkları halkı her fırsatta aşağılayanların göstermelik bir protesto denemesiymiş.

Kömür yardımı alanı "ahlaksızca" dilencilik imasıyla aşağılayanlarsınız siz. Kültür etkinliklerine bilet dilenciliği kültürlülüğünüzün nişanesidir diğer yandan. Dilenciliğinizin değil.

Kaldı ki kimsenin dilencilik ettiği falan da yok. Yalıları-katları-yatları olanların, hala hilton arazilerine, banka mevduatlarına, KİT'lerin içini boşaltmaya fırsat aradığı, yapamayınca köpürdüğü ülkede ihtiyacı olan adama kapısına gelen kömürü almak yerine onurlu ol, dilencilik etme, üşü(!) diyen haysiyetsizlerden farkınız olsun. Kömür işi geyik de; ulaşımla sağlığı biraz inceleseniz biraz da vicdanınızın kısık sesini duyarsanız aslında şımarıklık yaptığınızı çok iyi anlayacaksınız.

Öyle gözüküyor ki Tayyip Erdoğan'ı ve ihale seven avanaesini de hakkıyla biz eleştirebileceğiz. Haklarını da hakkıyla biz verebileceğimiz gibi.

Siz (her kimseniz artık) hiçbir şeyi doğru yapmadığınız gibi bunu da doğru yapamayacaksınız. Aydın Doğan'ın, Koç'un, kan emici yerleşiklerin ithal ajandalarının stadlarda salonlarda şakşakçılığını yapmaktan öteye gidemeyeceksiniz.
Dilinize aşina değiliz, niyetinizden emin değiliz, şımarıklığınıza da tahammülümüz kalmadı.

Bize, kömüre ihtiyacı olanlara, bize dair bir şey söyleyin.
Canımızı yiyin...

Samimiyete Dairdir

Samimiyet varlığını ötekinin talanına açmanın en kısa ve şaşmaz yoludur.

Birbirini az tanıyan iki insanın arasında gözlemlenen o huzur veren temkinin tek sebebi ötekini az tanımaktır. Çünkü bu temkin sizi aranızda beklemediğiniz bir şeyin olmayacağına inandırır, üzülmeyeceğinizi hissettirir. Samimiyet geliştirme ise bir eksik noksan dökme faaliyetidir. Amaç dostluğa ulaşmaktır. Her yeni insanla tanıştığımızda içimizde canlanmasından korktuğumuz, muhatabımızda da var olan o düşüklük hissini, bir kez daha karşılıklı taviz ve jestlerle biraz da el birliğiyle yenmenin dillendirilmeden söz verilmiş hediyesidir dostluk. Bir rüşvettir.  Daha iyi dost olabilmenin ön koşuludur zaaflar, eksiklikler, hatalar. Bu anlaşmalı oyunu oynamayanın pek dostu olmaz.

Samimiyetin bu yanlış kodlanması nedeniyle daha bir çok şey de yanlış tanımlanmış ve ahlak temel bir ahlaksızlık üzerine inşa edildiğinden Dünya bugünkü halini almıştır. Başka bir Dünyanın mümkünlüğü başka bir ilişki biçiminin mümkünlüğünde yatar. O da samimi olmamakta. Bu yelpazenin bir ucunda kahve laubaliliği varken diğer ucunda aristokrasi sahteliği vardır.

Kanaatim o ki; dostluk tarihin en büyük yalanıdır da. Başarılı çıktığı her testten sonra kavîleştiği de büyük bir yalandır. Gerçekte dostluklar her testte sıfırdan sınanır. Bozulmaması gücünden değil sadece o dillendirilmemiş anlaşmayı bozacak cazibede bir üçüncül faktörün denkleme dahil olmamasındandır. O kadar.

Samimiyetle dürüstlük arasındaki ilişki de bütün bütün sakattır. Bir eksik noksan dökme faaliyeti olan samimiyeti dürüstlük olarak niteleyen adam, muhatabının doğal eksikliklerini dinlerken yaşadığı rahatlama karşısında mahcup olacak tıynete sahip olamadığından yapar bunu.

Halden anlayanların; dilin/ifadenin ötesinde geliştirdiği ve gerçekten duyulduğunda tanımlanamaz bir yakınlığa dönüşen unutulmuş bir erdemdir Samimiyet. 

"Samimi olarak söylüyorum"la "anam avradım olsun"u eş anlamlı kullanan insanlarız biz. Olsun o kadar.

Vasatın Tahakkümüne Dâirdir...

Kibrit kutularımızın üstünde yazardı: "Vasatî 40 çöp".

"Vasatî" lafının ne demek olduğunu hemen hemen kimsenin bilmediğini yıllar sonra yarışmalarda anlamı sorulduğunda birbirlerine boş boş bakan vasat insan yüzlerinden anladık. Şehirlerarası otobüslerin televizyonlarında vasatî kırk yolcunun genel isteği üzerine izlenen programın o an yayınlanan en banal program olması tesadüf değildi tabii ki. Vasatın işiydi. 

Vasat; dünyanın yıkılması mümkün olmayan en eski hükümranlığıydı. Biz de oynatamadık yerinden. Bir grup insan bir araya gelir gelmez hemen ortaya çıkıyordu. Beklenti merkezli bir hayatın en önemli garantörü, bütün intiharların, depresyonların, sinir haplarının ve belki mutlulukların birincil sebebiydi.  Beynin sündürücüsü, şevkin söndürücüsü, iştiyakın katili, dünyadaki bütün melunlukların ve dünyadaki bütün melunlukları korkaklıkla bezeli suskun onaylamaların ve bizatihi korkuların, linçlerin, anormal normların, suni dostluğun, riyanın, tutkusuzluğun, rüşvetin, hilenin hurdanın ve belki her şeyin; kapitalizmin, bir kalıptan çıkmış tikky kızların, sevmediğimiz, sevemediğimiz her şeyin bilmediğimiz nedeniydi vasat. Varoluşumuzun dışında bir yerde, ötekilerle ortaklaşa kendimizden vazgeçerek ve maalesef hep en iyi bildiğimizden, en iyi yaptığımızdan vazgeçerek, en keskin en işler tarafımızdan vazgeçerek oluşturduğumuz bir varolma biçimiydi vasat. Aslında yok olma biçimiydi. Her şeyin vasatı çerçöptü. Vasatın bu olduğu ülkede hasadın ne önemi vardı?

Vasat; bilincimizin mürebbiyesi, bilinçaltımızın tecavüzcüsüydü.

Vasatın tahayyülü imkansız tahakkümü, hayatlarımızın nihâi nizam vericisiydi. Vasat bizim için düşünür, değerlendirir, yargılar ve hatta yapardı. Çünkü vasat yeri geldiğinde vicdanımız, sıkıştığımızda aklımız, karanlıkta fenerimizdi. Vasat her şeyimizdi.

Vasat milletçe paylaştığımız bir şizofreninin ortaklaşa kullandığımız ikinci kişiliğiydi. 

Memleketimiz büyük bir kibrit kutusuydu "Vasatî 70 milyon çöp." olan. Ya(k/n)acak adamlar aranıyordu...

Doğanevler Durağına Ne Olduğuna Dâirdir...

Sabah evden çıkarken annemin adı Güner'di. Akşam eve döndüm, yine "Güner". Bazı şeyler değişmez çünkü. Göz rengimiz mesela, aynaya her baktığımızda aynıdır. "Erkekler ağlamaz" kaç defa dinlesek de yine erkekler ağlamazdır. Biz dinlemezken kimse adını değiştiremez bir şarkının. Bu aynılıklarla tutunuruz hicranımızın yosun tutmuş kenarlarına. Bu aynılıklardır soluduğumuz sevgilerin kokularını bir daha duyuran. Aynı kalacaklar ki duyabilelim bir daha, bir daha. Aynılıkları; yaşanmış bir hayatın parçalarını hafızamızın o geniş levhasına sabitleyen raptiyeliklerindendir aslında.

Gözümü okuduğum kitaptan kaldırıp inmek üzere kapıya doğru yürüdüğümde, otobüsün çift kanatlı kapısı esneyerek açıldı ve yanlış yere geldiğimi düşünerek şaşırdım.

Durakta Cemil Meriç Mahallesi yazıyordu.

Cemil Meriç'i çok severim. Müstesna bir kişilik, civa gibi bir üslup, oturaklı bir celadet, delice bir adanma ve billur bir dildir onunkisi. Benim hayatımın tamamında Doğanevler durağı diye bildiğim yeri belediye artık Cemil Meriç durağı yapmıştı. Emin olduğum tek şey; bu saçmalıkta dahli olmayan tek kişinin Cemil Meriç olduğuydu.

İlçenin yüzde seksenindeki bilboardları mütemadiyen şirin göbeğiyle şereflendiren belediye başkanımız, kollarını dirseğine kadar çemlediği gömleğinin içinden uzanan kısa kollarının ucundaki top top ellerini beynime sokuvermiş ve hafızamda; ilkokul aşkım Şule'yle, Çocuk Kalbi'yle, okullar arası bilgi yarışmasında önümde duran isimlikle, şimdiye kadar binlerce kere yazdığım ev adresimle ele ele gönül gönüle birlikte duran "Doğanevler"i kürtajla almış ve yerine Cemil Meriç'i koymuştu. 

Artık ne Şule eski Şule'ydi, ne "Çocuk Kalbi" eski "Çocuk Kalbi". Tüm çocukluğum bir fikir adamının ilk gençliğimi boyamış hülyalı idealizminden müteşekkil bir filtreden görülür hale geldi.
Aslında biraz abartıyor da olabilirim. Bunlar ilk anda, o durak tabelasını il gördüğümde aldığım kuvvetli etkiden süzülen hisler. Zamanla eminim etkileri kaybolacaktır. Şirin başkanımız da hayatımın tam ortasından hayatî bir başka şeyi, belki de annemin ismini alıp değiştirecek ve güleç yüzüyle bilboardlardan unutkanlığımız ve affediciliğimiz için bize şükranlarını sunmaya devam edecektir.  

Boğaziçi Üniversitesine Çevik Kuvvet Girmesi ve Okul Koridorlarında Öğrenci Kovalamasına Dairdir

Biz Mülkiye mezunu değiliz. Koyu gri devlet dairelerinin köşeli gölgelerinde şekillenmedi kafalarımız.

Koç Üniversiteli, Bilkentli, Sabancı Üniversiteli de değiliz. Salt para ve güçten türetilmiş yeni binalarda eğitim veren okullardan almadık diplomamızı. Gerçek değerin ne olduğunu biliriz.

Hâkezâ İstanbul Üniversiteli de değiliz. Kesik bir çınar gövdesinin yerde kalmış koçanına oturarak içmedik çaylarımızı. Her dersimiz bir ölmüş kültürün cenaze merasimi gibi geçmedi. Komplekssiz ve cesur adamlarız. Çoğumuz...

Biz İTÜ'lü de değiliz. Mühendisimiz hendeseden önce hayata nüfuz eder. Hiç edilgen olmadık.

Ne olmadığımızı "ne olduğumuzu" anla diye anlatıyorum. 1300 liraya bize hizmet etsin diye istihdam ettiğin polisleri peşimize saldığın için, beynimizin mahremine, namazgâhına hoyratça girdiğin için anlatıyorum.

Biz Boğaziçi mezunuyuz. Şiddete, baskıya, tahammülsüzlüğe yabancıyız. Türkiye'nin içinde belki bir gün çoğalacağını umduğumuz anlayışın, kendince varolma hakkının hâlâ câri olduğu bu öldürücü güzellikte kampüste, bir hayali canlı tutmaya çalışıyoruz.

Sen ise asker postallarından şikayet edip durduğun halde polis postallarına çiğnettiriyorsun hayalimizi. Allah bile kendisini inkar edenlere, kendisinden şekva edenlere dokunmuyor bizim kampüsümüzde. Sen dokunuyorsun.  Koridorlarda koşturuyorsun talebelerin peşinden polisleri. Talebe derdin sen. Ben de öyle kulllandım. Daha iyi tınlasın diye vicdanında.

Boğaziçi'ne polis sokma çünkü bunu mazur gösterecek uzunlukta duble yol yok. Bunu hafifletecek uyum paketi, bunu kabul edilebilir kılacak bir açılım türü yok. Boğaziçi'ne polis sokma çünkü buna hakkın yok.

Bakma keyfe düşkün liberal çocuklar gibi gözüktüğümüze, hem melâle âşinayız hem Âkife.

Sen kendini biliyorsun, belli oluyor "eda"ndan, "endâm"ından. Bizi de bil. Anladığımız şu çünkü, biz bildiğin gibi değiliz.

Ustalara ve Çıraklara dairdir

       Sanayiye girdiğimde ondört yaşındaydım. Orta ikinin yazıydı. O
zamanlar ramazan yine yaza gelir, boğazda kalkan ve lüfere daha çok
rastlanır, yazları poyraz hiç eksik olmazdı. Balıkçılar daha bir
şenlikli, Çernobil daha bir yakındı. Haliç ise neredeyse dolmuştu.

       Sanayiye girdiğimde ondört yaşındaydım, daha hiç kız öpmemiş,
pek az şehir görmüştüm. Babam girdiğimiz tamir atölyesinde elimi
bırakıp, "Cevat Usta; eti senin, kemiği benim." dediğinde, kemik
ağırlığını ölçen tartıların varlığından habersizdim. Her an biri
kızacak kaygısıyla yaşardım. Çoğu bilmez benim ülkem büyüklerin
zamanlarının büyük bir kısmını kızacak çocuk arayarak geçirdiği bir
yerdir. Yine çoğu bilmez benim ülkemde insanların en iyi yaptığı şey
korkmaktır. Korkmak bizim altıncı hissimizdir.

       Ondört yaşında girdiğim sanayide üç ay çalıştım. Çıktığımda
yirmi yaşındaydım. Her altına girdiğim araba, nüfus cüzdanımdaki doğum
hanesiyle arama bir kaç ay koyuyor,  ustanın motoru rektifiye ederken
bana verdiği her küçük görev bilmediğim semtlerde duymadığım
eğlencelere gark olmuş akranlarımla aramda aşılmaz uçurumlar açıyordu.
Bundan olsa gerek hep yaşça benden büyüklerle ahbaplık ettim.
Ustam ortalama bir adamdı. Tahmin ediyorum pratiğin içinde öyle çok
yoğrulduğundan aklında şüphe adına hiçbir şey kalmamıştı. O özensiz
küçük atölyede gördüğü mutad işler ve günlük hayata ilişkin diğer
itiyadlarıyla öyle bir fiili ritüeller dünyası kurmuştu ve bunun
dışında bir imkanın olmamaklığına öyle iman etmişti ki, orada
öğrendiğim en önemli şey sıkılmanın bir rûhî maraz olduğu oldu.

      Hayatımda, o günden sonra kimsenin ilgisini
çekecek kuvvetli bir farklılık olmadı. Biraz herkesin hayatı gibi; acı
tatlı geçen günler.  İşin enteresanı o yazdan sonra hayatımda bir daha
ustam da olmadı.

      Beğendiğim hocalar, sevdiğim yazarlar, okuduğum kitaplar,
aşık olduğum kadınlar oldu ama bir ustam daha olmadı. 
İhtimal o ki Cevat Usta, memleketin ustalık nedir bilen son adamıydı.
O memleketin son ustasıydı, ben de son çırağı. Bunda bir abartı yada iltimas yok.
Hem herkese annesi tek anne, vatanı tek vatan, sözü tek söz, aşkı tek aşk değil midir?
Bana da ustam tek ustadır. Çok görmeyin.
 
     Bundan sonrası mı? Sonrası hikmete muhtaç bir sıkıcı uğraş.
 
 

Kedi katilinin katili olmak isteyen zevata dairdir

Bilmiyorum sinek ilacı kullandı mı hiç bu arkadaşlar. Mangal közünü döktüklerinde kavrulan böcekcikleri düşündüler mi hiç. Belki arabalarıyla gezerken bir tarla faresi ezmişlerdir. İnek bogazlamiyor muyuz biz her yıl âlâ-yi vâlâ ile. Öldürrme insanlığın en kadim ritüeli. İnfaz değil, kurban olarak. İnfaz insanın varoluşuna karşı en büyük tehdit. İnfazı bir iç rahatlatma olarak yüceltenler belki de içi en rahatsız olanlar. Kurban olma korkusuyla kurban etme iştahının birleşimine otağ kurmuş iyilik pusucuları. Natural born killers. Don't be one.