Boğaza, Müstakbel Genç Türk Yazarına ve Her Şeyin Düzenine Dairdir*
Kimi yazarların yazarken kapıldıkları her şeyi bir düzene koyma hırsına okurken kapılmanın sonuçları hakikaten çok yorucu oluyor. Her metnin daha başından itibaren bütününün ima edeceği bir anlam etrafında yol aldığına ya da alması gerektiğine içten içe inanmamdan ötürü okuma deneyimimi bu beklenti çerçevesinde şekillendiriyorum. Masumiyet müzesini okumaya başladığımda kelimelerin anlatının yönelmesini beklediğim o üst duyguya, Pamuk’un deyişiyle romanın merkezine yönelmekte biraz isteksiz olduklarını hissettiğimde, bunun nedenleri hakkında düşünmek istedim. Sevdiğim Orhan Pamuk kitapları kelimelerin neredeyse efsunlu bir rüya aleminde aşinası olduğumuz şeylere yeni yorumlar katmak üzere coşkuyla bir araya geldiği metinler olduğundan, kelimelerin hissettirdiği bu isteksizlik merakımı uyandırdı.
Okumaya devam ettim. Sırtüstü Yüzmek adlı bölüme geldiğimde nihayet beklediğim anlamda bir ahenk hissi, mevzu boğaz olduğundan olsa gerek kendini belli etti.
Sırtüstü Yüzmek adlı kısımda Kemal’in sevmediği ve sevmediğini itiraf edemediği nişanlısı Sibel’le, Sibel’in boğazdaki yalısına yerleşmesi ve bir kaç aylık süreyi orada geçirirken sık sık boğazda yüzmesi anlatılır. Bu kısımda Kemal’in Füsun’dan ayrı olmaktan kaynaklanan aşk acısı artık bir tür yaraya, karnındaki sürgit bir ağırlık hissine dönüşmüştür. Kemal, yarasını yani hayatının en önemli olayını mevcudiyetine katmış, yarasını kucaklamış birisi olarak sosyal işlevini kaybetmiş ve zamansal uzamsal kısıtların ötesinde düşünceden, bir bakıma acıdan ibaret bir varlık haline gelmiştir. Deleuze’un yara dediği şey kişinin “apriori” bir imkanlar aleminden kendine has, kendine ayrılmış olana meylederek onu mevcudiyetine katmasıdır. Onunla var olmasıdır. Bir tür kader seviciliği olarak anlaşılabilecek olan bu yorum aslında dünyevi bir fiziksel olmama halinin, seküler bir aşkınlık tahayyülünün ifadesidir. Buna göre modern adam hayatının kontrolünü eline aldığında düşünce artık aşkın olana değil dünyevi olana aittir. Bu durum bir mekanla ve zamanla kısıtlı olmayan düşünsel düzlemdeki bir gerçekliğe denk düşer. Sırtüstü yüzen bir adamın ayaklarının bir yerde olmayışı yani uzamsallıktan sıyrılması ve yarasını unutması yani zamansallıktan sıyrılması, düşünsel düzlemde huzura kavuşması olarak pekala yorumlanabilir ve Kemal’in sırtüstü yüzme seanslarının rahatlatıcı işlevinin açıklaması olarak kabul edilebilir.
Bu tarz bir okumaya imkan veren bu kısım, yorumumun üstün körü olarak nitelenme ihtimaline binaen beni daha ihtiraslı bir amacın takibine yönlendirdi. Kelimelerle ilgili ilk sezgimi doğrulamak için önce romanı bitirmeli sonra ufak bir araştırma yapmalıydım. Romanı bitirip ufak araştırmamı yapınca şimdi size söyleyeceğim sezginin doğruluğuna ilişkin inancım arttı. Masumiyet müzesi bir kitap olarak, bir İstanbul yazarının yazdığı bir kitap olarak yazarın yazdığı diğer romanlara nazaran boğaza oldukça fazla yer veriyordu. Ve belki, eğer romanın bir merkezi varsa bunun boğazla bir ilişkisi olmalıydı.
Bunu doğrulamanın bir yolunu ararken aklıma şu başta bahsini geçirdiğim bütüne katılmakta isteksiz davranan kelimeler geldi. Acaba boğaz kelimesi kitapta kaç kez geçiyordu. Ufak bir internet araştırmasının ardından orjinaline sahip olduğum için gönül rahatlığıyla elektronik formatını korsan bir siteden indirdiğim kitapta kelimeyi arattığımda 120 sayısına ulaştım. Masumiyet müzesinde boğaz kelimesi tam 120 kez geçiyordu. Bu rakamın Masumiyet müzesinde boğazın göreceli olarak daha ağırlıklı bir yer tuttuğunu ifade eder hale gelmesi için yazarın diğer kitaplarında da benzer bir arama yapmalı ve ilgili rakamlara ulaşmalıydım. Diğer kitapların da elektronik kopyalarını buldum. Boğaz Kara Kitapta 37 kez geçiyordu. Kara Kitap’ın İstanbul’la ilişkisi düşünüldüğünde 37 rakamının göreceli düşüklüğü heyecanımı biraz artırdı. Sanırım doğru iz üzerindeydim. Kelime Beyaz Kale’de ise 6 defa geçiyordu. Romanın hacim olarak masumiyet müzesinin dörtte birinden biraz az olduğu düşünüldüğünde veriyi normalize ederek 28 gibi bir rakama ulaşabilirdik. Bu da masumiyet müzesindeki rakamın yaklaşık 5’de biriydi. Sonra sırasıyla Yeni Hayat, Benim Adım Kırmızı ve Cevdet Bey ve Oğullarında da aynı aramayı yaptım. Rakamlar yine beklediğim gibi oldukça düşük çıkmıştı: Sırasıyla YH’da 3 kez, BAK’da 11 kez, ve CBVO’da 8 kez geçiyordu Boğaz. Bir yandan sevinmeye bir yandan da bunun ne anlama gelebileceği üzerine çekingen küçük düşünce denemeleri gerçekleştirmeye başladım.
Yukarıda bahsettiğim Kemal’in yüzme seansları dışında, boğaz kelimelerinin büyük kısmı, boğaza yapılan ritüelleşmiş aile gezilerinden, rakı balık ve sohbet için toplanmış arkadaş gruplarından, Kemal ve Füsun’un yüzmeye gidişlerinden, bazen sadece rahatlatıcı bir arkaplan görüntüsü olarak boğazın öylece duruşundan bahsederken kullanılmakta ve boğazın taşıdığı başka bir anlamı gizliden gizliye işaret etmekteydi. Bu neşenin, hüznün, melankolinin, acının ve eğlencenin karmaşık bir şekilde birbirine girdiği sahnelerin her birisi, içerdiği öznelerin çokluğu ve dünyaya bakışların farklılığıyla, sosyalliğin doğası gereği sorunlu çatılışına işaret ederken boğaza farklı bir rol verir gibi gözükmekteydi.
Nasıl ki kendimizle biraz uğraştığımızda, içimizde bütünlüklü bir şey bulunduğuna dair inancımız sarsılır ve biz bize içkin olan o birçok farklı öznelik haliyle karşılaştığımızda kendimiz hakkında bile böylesine cahil olmanın verdiği ürkekliği belki de asla tav olamayacağımız bir fikir ya da duruşa iyice sarılarak savuşturursak, öyle de boğaz; içinde binlerce öznelik hali bulunan toplumsallık denen durumun şiddetini azaltan bir bütünlük, bir birlik sanrısı yaratır. Boğazın etrafında olma haliyle, içinde bulunduğumuz sosyalliğin yarattığı yarıklar ve uyumsuzluklar bir bir kapatılır. Boğaz insan olma halimizin bakarak farkettiğimiz gizli bir uzantısı olarak, bizi bir insan kozmosunun rayında yolunda bir gezegeni yapar. Boğazın rehabilite ediciliği buradadır. Hayat karşısında asla takınamadığımız pasif rol boğaz karşısında yapabileceğimiz tek şey olduğundan bize suçluluk yerine huzur verir. Acımız, sızımız, kırgınlığımız ve hatta neşemiz ne kadar farklı olsa da boğaza yakın olma pozisyonu bizi tekleştirir. Bütün sancımızın kaynağı olan farklılık, teklik ve bencillik sublime olur. Yerini kolektif bir hazzın tekil taşıyıcılığına bırakır.
Masumiyet Müzesinde Kemal mutluluğu Füsun’un yanında olmak olarak tarif eder. Bu denli odaklanmış ve keskin bir tanım hikayenin içinde bir anlık olarak inandırıcı olsa da çoğumuzda bu hissin sürdürülebilirliğine ilişkin bir şüpheye neden olur. İyimser ve naif buluruz Kemal’i. Kemal için mutluluk tüm eşya’nın, jenny colon çantanın, Füsun’un içtiği sigaraların izmaritlerinin, açık hava sinemasında içilen meltem gazozu şişesinin ve Füsun’un küpesinin tek bir andaki işlevleriyle dondurulması başka anlamlara ve hislere bulaşmadan sonsuza kadar öylece kalmasıdır. Şeylerin ve anların mutlak sükûnudur Kemal’in aradığı. Bir tecrübeyi bütünüyle bir zaviyeden koruma altına almak. Belki de hepimizde içten içe çok kuvvetli bir dürtü olarak hep var olan o “boşa yaşamadım ben” duygusuna cevaben geliştirir bunları sergileme isteğini. Bunu yapmak için konuşmanın en başında bahsettiğim her şeyi bir düzene koyma cehdine kapılmış görürüz Kemal’i. Artık zaman dizgisellikten kurtulmuş başka bir düzlemdeki sükunete her şeyin yerli yerinde, bir arada ve acelesiz durduğu o huzurlu aleme dönüşmüştür; Müzeye.
Peki boğaz bu bağlamda ne ifade eder? Boğazın sularının çekildiği zamanlara erişemesek bile, Kara Kitap sayesinde bir kültürel tarih müzesi olarak boğazın sular altındaki zemininin ima ettiği anı(t)sal zenginliğin tasavvurumuzun orta yerine görkemli bir müze kurması imkanına kavuştuk. Peki boğaz bütün bu mirası nasıl biriktiriyor? Acaba her düzeyden İstanbullunun halen daha bulduğu her fırsatta ne kadar uzak olursa olsun boğaza akın etmesi, kimi rüzgarlı bir üsküdar ikindisinde kırlangıçlar sığırcıklar martılar ve ahenkli ezanlar eşliğinde yeni valide caminin dibindeki rind-meşreb çaycıda çay içerken, kimi salacakta kız kulesinden biraz sonra yolun kenarına parkettiği panel van minibüsünde yanık bir bozlak çalıp belediyenin diktiği bir akasyanın altında sakin sakin rakısını yuvarlarken, kimi nakkaştepede birinci köprüyü ve boğazın karadenize doğru kıvrılışını gören evinin havuzunda kız arkadaşıyla güneşlenirken, kimi biraz aşağıda fethi paşa korusundaki belediye tesislerinde bir ahbabının önerisiyle evlenmek niyetiyle oldukça iyimser bir kızla ilk yüzyüze görüşmesini yaparken, kimi yer yokluğundan kuzguncukdaki hayal cafe’nin en sakin köşesinde sevgilisiyle gizli gizli öpüşüp ara sıra da ayıp olmasın diye içecek bir şey söylerken, kimi rizeli bir kaptanın derya 3 adlı oldukça kötü tasarlanmış teknesinde, sesi hoparlörden oldukça yankılı çıkan tarih mezunu olan ama öğretmenlik ataması yapılmamış rehberin yalılardan ve sahiplerinden bahsederken yaşadığı gururlanmaya anlam vermeye çalışırken, kimi haliç’de oltasını bir istinad’a sabitledikten sonra kasketini kafasına iyice geçirip rejisör koltuklarına benzeyen modüler iskemlesinde uyuklarken, kimi bebek kahvesinde calculus sınavına çalışırken, kimi rumeli hisarında kötünün iyisi bir kahvaltı menüsünü manzarası yeter diyerek sorgusuz sualsiz sipariş ederken, boğazın tüm bunlara tanık olması, boğaza değen tüm bu hikayelere ve belki burada sayamadığım daha yüzlercesine sadece boğaz kavramı üzerinde birazcık düşünerek ulaşabiliyor oluşumuz boğazı tüm İstanbul’a belki de Türkiye’ye bir yerinden değen büyük bir mikrotarih müzesine dönüştürmez mi? Her şeyin dolaylı da olsa kaydının tutulduğu, şeylerin mutlak düzenine çıkarsamayla ulaşma imkanını içinde barındıran bir yer yapmaz mı? Zamanın akışını, şeyleri anlık değerlerine sabitleyerek durdurmaya, ilanihaye sürecek bir hikayeye dönüştürmeye çalışan bir adamın, Kemal’in öyküsünde boğaza bu denli sıkça dönülmesinin amacı bu olamaz mı? Boğaza derin derin bakan mutlu mutsuz bunca insanın boğazın derinlerinde bir şey aramaktan çok oraya bir kayıt düştüklerini, “boşuna yaşamıyorum ben” serzenişlerinin zayıf gerekçelerini bir bakış yapıp boğaza attıklarını düşünmek fazla mı şairane olur?
Her şeyi bir düzene koyma hırsımı birazcık da olsa azme dönüştürdüm sanırım. Bu imkansız çabayı mümkün mertebe kabul edilebilir ve şirin kılıp, elimden geldiğince ilk kısımla da ilişkilendirerek daha genel bir tahlil yapmaya çalışayım. Orhan Pamuk öncelikle bir İstanbul yazarı olarak, artık neredeyse her zaman İstanbul’la birlikte anılıyor. Bunca zamandır gözümüzün önünde, derinlerindeki unutulmuş ve örtülmüş hikayeleriyle sessizce keşfedilmeyi bekleyen bu şehri edebiyatının merkezine böylesine cömertçe yerleştirmiş olması sanırım hakkındaki eleştirilerin bir çoğunda kolayca farkedilen gizli hayıflanmanın aşikar müsebbibi. Sanki hepimize ait olan hikayeleri sahipleniyormuş ve başka da bir şey yapmıyormuş gibi algılanması var bu hayıflanmanın arkasında. İstanbul’un Kara Kitap’daki rolü neredeyse birincil. Hızlı şehirleşmenin ve epistemedeki kopuşun ontolojik düzlemde yarattığı kırıkların dalga dalga tabana yayılarak manalandırdığı ele gelmez bir şehir olarak İstanbul, Kara Kitab’ı mümkün kılan birincil faktör. Diğer faktörler doğu batı ikileminin o zengin arka planında birer sorun değil aksine verimli düşünme imkanları, fikir uçları olarak öne çıkmakta. Beyaz Kale, Benim Adım kırmızı ve Cevdet Bey ve Oğulları ise makro okumaların gölgesinde gözardı edilmiş mikro tarihin detay denebilecek hususiliklerine odaklanan bir yandan da makro tarihe ilişkin bilinen bir takım tezlerin eleştirilerine temas ederek de olsa yer veren kitaplar. Bunları akademik disiplinin kavramsallaştırmalarıyla değerlendirmek çok yeni bir şey değil. Sıkça yapılmıştır. Ben daha ikincil bir durumu, genç bir Türk okuru olarak, kendimden hareketle Türkiye’de mürekkep yalamış ve hasbelkader edebiyatla ve kendilik sorunuyla iyi kötü yüzleşmiş bir kitle adına, biraz da hadsizlik yaparak bir muhasebe yapmaya çalışacağım.
Öncelikle bir itirafta bulunmam lazım. 30 yaşını çok az geçmiş genç bir Türk okuru ve yazmayı sürekli erteleyen genç bir Türk yazarı olarak 20’li yaşlarımın çoğu kendim gibi, yani edebiyatı maneviyatının önemli bir kısmı haline getirmiş olan saf ve düşünceli kişilerle Orhan Pamuk’a da sık sık temas eden sohbetler yaparak geçti. Bu saf ve düşünceli kişilerin saflıkları bu ülkede edebiyata manevi bir alaka besleyip bunu bir tür hırsa dönüştürebilmelerinde, düşünceli halleri ise yer yer karşı karşıya kaldıkları ülke gerçeklerinin onlarda yarattığı ümitsizlikle alakalıdır. Schiller’in o meşhur formülasyonuna ya da yazarın kitabına gönderme yaptığım sanılmasın. Bütün bu sohbetlerden edindiğim his şu: Orhan Pamuk genç Türk yazarı için Jale Parla’nın metaforuyla bir tür baba figürü haline gelmekte, konuları ele alış ve yorumlayışa ilişkin bir çıpa işlevi görerek yazma süreçlerine ciddi düzeyde interfere/müdahele etmekte. Bunu söylerken Orhan Pamuk’un kendinden bahsetmekteki rahatlığının bize öğrettiği şeyleri vurgulamazsam haksızlık etmiş olurum. Pamuk her şeyden önce bize kendi hikayemize, kendi yaşamımıza ve gerçekliğimize alıcı gözle bakmamızı ve onun içinden neler süzebileceğimizi düşünmemizi ilham etti. Tanpınar’ın kendisine taşraya gidip köy romanları yazacağını söyleyen yazar adayına “bize bilmediğin köyleri ve insanları değil kendini, kendi acılarını, sancılarını, neşelerini anlat” demesi gibi, doğrudan olmasa da dolaylı olarak koca bir jenerasyona bu mesajı verdi.
Genç Türk yazarının Orhan Pamuk’un haberi bile olmadan Pamuk’la içine girdiği diyalektik çatışmanın nedeni ise, Pamuk’un artık çok bilinen bir yazar olarak yazının konusu olabilecek bir çok yerel unsurun duygu dünyasını genel okuyucunun zihninde belli bazı renklerle boyamış olması ve müstakbel genç yazarın hareket alanını yine bu şikayetçi genç yazara göre daraltmış olmasıdır. Pamuk’un Kar’la oldukça romantik 80 sonrası islamcılığının, Beyaz Kale’yle doğu batı arasındaki epistemolojik ve ontolojik yarığın niteliğine ve bunun bireysel inşaya, kendilik sorunsalına etkisine yoğunlaşan bir tür bilim sosyolojisinin, Kara Kitap’la kendini başkalaşmak suretiyle yazıya hazırlayan bir adamın ve bunlar gibi bir çok başka toplumsal sinir ucunun açık yaranın romanını yazmış olmasından ötürü, genç yazar bu ve bunlara benzer konularla ilişki kurarken bir tereddüt yaşamakta, yazarın başarısının ve ününün altında ezilmektedir. Bu durum belki bütün üretken ve bir dönemin paradigmasını belirleyen yazarlar için böyledir fakat yazı geleneği bizimki gibi olan daha doğrusu yazı geleneği pek olmayan ülkelerde daha sorunlu bir duruma yol açıyor gibi. Tabii bu konuyu bu şekliyle derinleştirmiş olmam sanırım bu her şeyi düzene koyma düşüncesinin artık iyiden iyiye beni esir almasıyla alakalı. Halbuki aslında şu anda kitapları basılmayan ve belki de yazar bile sayılamayacak bir kitle bu bahsettiğim. Henüz yazıya dökülmemiş bir potansiyelin uğradığı haksızlıktan bahsetmek hakikaten Schiller’in bile şaşıracağı türden bir naiflik. Son tahlilde yazı vardır.
Tekrar romanın merkezi bahsine dönersek bence romanın merkezi, “boşuna yaşamadım ben” duygusudur. Bütün o anların belgelenmesinin altında, en sapkın eğilimlilerden en tutucu olanlarına tüm insanların, şahsi hikayelerine içten içe büyük bir imanla inanması yatar. Ciddi bir şekilde başkası olmak ister miydin diye sorduğumuzda bunun kendinden, kendi bilincinden vazgeçerek bir başka bilince, nasıl olduğunu bilmediği bir başka oluşa geçiş olduğunu anlayan hemen hemen hiç kimsenin başkası olmak istemediğini söylemesi bundandır. Bu nedenle araştırmalarımın sonucunda rahatlıkla söyleyebilirim ki Masumiyet Müzesinde boğaz bunca sıklıkla geçmesine rağmen romanın o muğlak merkezine doğrudan eklemlenmemiştir. Orhan Pamuk bu sefer o kadar da kapsayıcı davranmamış, boğazı genel çerçevesinde çok fazla müdahale etmeden anlatarak belki de onun o bütünleyici işlevine halel getirmemek istemiştir. Tam da bunu bir fırsata çevirebilir konu sıkıntısı çeken Genç Türk yazarı. Boğaz boyundaki o bir çok kuytuya saklanmış ilginç onlarca detayın izini doğru sürerse, daha dokunulmamış, değilmemiş, adımlanmamış, bakılmamış bir çok hikayenin hazır olarak beklediğini görecek, belki de Nişantaşı olmasa bile Üsküdar rıhtımında denk geleceği mavi bir magirüs minibüsün rehberliğinde Ümraniye’de, Haydarpaşa'dan bineceği bir banliyö treninin zor bela durduğu bir istasyonda mesela Küçükyalı’da, sarayburnundan yaya olarak bineceği bir arabalı vapurdan haremde inerek otogara geçip tabalesına bakmadan atlayacağı bir otobüsün son durağında, kimbilir belki Van’da, Beylerbeyi'nden bir koşu çıktığı metrobüs durağından oldukça zorlukla bineceği bir metrobüsün çabucak ulaşacağı beylikdüzünde, belki nefesi yeterse Sultanbeyli’de, Tuzla'da, Sarıyer'in kavağa yakın taraflarında, Tarlabaşı'nda, Kurtuluş'da, Bağcılar'da, Fatih’de ve hatta belki Poyrazköy’de, artık boğazın bittiği yerlerde onlarca hikayeye, bir sükun arayışındaki eşyaya ve çizgisellikten sıkılmış anlara rastlayacak, umulur ki bunları hızlı hızlı kaydetmekten başka da bir şey düşünmeyecektir.
Sanırım bu noktada, iştahlı bir her şeyi düzene koyma faaliyetinin ancak bazı şeyleri düzene koyabilmekle sonuçlanabileceğini ve değebildiğimizden çok daha fazlasının hep arkada kalacağını söylemeliyiz. Kalanlardan bazılarınınsa orada, bakıp da sadece bir kısmını seçebildiğimiz manzaranın parçaları arasında, başkaları tarafından farkedilmeyi ve farkedildiklerinde her şeyin düzenine bir katkı olur ümidiyle büyük bir gayret ve fedakarlık eşliğinde derleneceğini söylemek iyimserlik değil, olsa olsa gerçekçilik olarak yorumlanabilir. Şüphenin rehberliğinde, müphemiyetten güç alan, bilinmeyene iman ederek yapılan ve tek kişilik bir yolculuk bu bahsettiğim. Sonuçta her şeyi bir düzene koyma hırsı biraz da her şeyin ne kadar düzen yoksunu olduğunu farketmenin bir sonucudur ve derin bir huzursuzluğa işaret eder.
Nitekim ben de, her akıllı adam gibi, biraz uğraştıktan sonra her şeyi mutlak bir düzene koyma çabamdan vazgeçtim. Ariflerin hikmet-i hüda, sosyologların sosyal anomali, yazarların karakterin biricikliği, filozofların olayın tekilliği, Walter Benjamin’in fragmanlar demesi gibi ben de bütün genellikleri küçük istisnalara, uyuşmazlıklara ve anlaşılmazlıklara böldüm ve bıraktım.
Şüpheye iman değil belki ama, itimad ediyorum. Orhan Pamuk’a şüpheye, müphemiyete ve yazıya bu denli hürmet gösterdiği, saklamaya ve yalana meraklı insanların hatırlarını yazının taleplerinin önüne koymadığı ve bilhassa Kara Kitap’ı yazdığı için, sizlere ise bu yazıyı sabırla okuduğunuz için teşekkür ederim.
*Mimar Sinan Üniversitesinde Düzenlenen Masumiyet Müzesi Sempozyumunda Sunduğum Bildiri.