Vasatın Tahakkümüne Dâirdir...
Kibrit kutularımızın üstünde yazardı: "Vasatî 40 çöp".
"Vasatî" lafının ne demek olduğunu hemen hemen kimsenin bilmediğini yıllar sonra yarışmalarda anlamı sorulduğunda birbirlerine boş boş bakan vasat insan yüzlerinden anladık. Şehirlerarası otobüslerin televizyonlarında vasatî kırk yolcunun genel isteği üzerine izlenen programın o an yayınlanan en banal program olması tesadüf değildi tabii ki. Vasatın işiydi.
Vasat; dünyanın yıkılması mümkün olmayan en eski hükümranlığıydı. Biz de oynatamadık yerinden. Bir grup insan bir araya gelir gelmez hemen ortaya çıkıyordu. Beklenti merkezli bir hayatın en önemli garantörü, bütün intiharların, depresyonların, sinir haplarının ve belki mutlulukların birincil sebebiydi. Beynin sündürücüsü, şevkin söndürücüsü, iştiyakın katili, dünyadaki bütün melunlukların ve dünyadaki bütün melunlukları korkaklıkla bezeli suskun onaylamaların ve bizatihi korkuların, linçlerin, anormal normların, suni dostluğun, riyanın, tutkusuzluğun, rüşvetin, hilenin hurdanın ve belki her şeyin; kapitalizmin, bir kalıptan çıkmış tikky kızların, sevmediğimiz, sevemediğimiz her şeyin bilmediğimiz nedeniydi vasat. Varoluşumuzun dışında bir yerde, ötekilerle ortaklaşa kendimizden vazgeçerek ve maalesef hep en iyi bildiğimizden, en iyi yaptığımızdan vazgeçerek, en keskin en işler tarafımızdan vazgeçerek oluşturduğumuz bir varolma biçimiydi vasat. Aslında yok olma biçimiydi. Her şeyin vasatı çerçöptü. Vasatın bu olduğu ülkede hasadın ne önemi vardı?
Vasat; bilincimizin mürebbiyesi, bilinçaltımızın tecavüzcüsüydü.
Vasatın tahayyülü imkansız tahakkümü, hayatlarımızın nihâi nizam vericisiydi. Vasat bizim için düşünür, değerlendirir, yargılar ve hatta yapardı. Çünkü vasat yeri geldiğinde vicdanımız, sıkıştığımızda aklımız, karanlıkta fenerimizdi. Vasat her şeyimizdi.
Vasat milletçe paylaştığımız bir şizofreninin ortaklaşa kullandığımız ikinci kişiliğiydi.
Memleketimiz büyük bir kibrit kutusuydu "Vasatî 70 milyon çöp." olan. Ya(k/n)acak adamlar aranıyordu...